Ana SayfaYorumKöşe YazılarıDil mi düşünceden düşünce mi dilden?

Dil mi düşünceden düşünce mi dilden?

Bir insan, hiç konuşmadan düşünebilir mi?

İlk bakışta cevap kolay görünür. Elbette düşünebiliriz. Hepimiz bazen tek kelime etmeden karar verir, hayal kurar, bir yüzü hatırlar ya da müziği zihnimizde yeniden duyarız.

Ama felsefe bu kadar emin değil.

Çünkü burada sorulan “düşünebilir miyiz?” sorusu, günlük hayattaki sessiz iç konuşmadan daha derin bir soru.

Soru daha çok şu oluyor:

Düşünce, dile ihtiyaç duyan bir faaliyet mi yoksa dil, zaten var olan düşüncenin yalnızca görünür hale gelmiş biçimi mi?

Bu ayrım, Batı felsefesinin en uzun tartışmalarından biri.

Bir tarafta dili düşüncenin elbisesi olarak görenler var. Buna göre insan önce kavrar, sonra kavradığını sözcüklere döker. Dil, zihinde zaten kurulmuş olan anlamı dış dünyaya taşıyan bir araçtır. Aristoteles’ten Descartes’a uzanan güçlü bir gelenek, farklı biçimlerde de olsa bu fikri paylaşıyor.

Diğer tarafta ise çok daha radikal bir iddia var.

Belki de düşünce dediğimiz şey, dil olmadan tamamlanamaz.

Bu görüşün en güçlü yankılarından biri Wittgenstein’da duyuluyor.

“Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.”

Bu cümle çoğu zaman yanlış anlaşılır. Wittgenstein burada yalnızca iletişimden söz etmiyor. Asıl mesele, dünyanın bizim için nasıl anlam kazandığıdır. Dünya, yalnızca gördüğümüz nesnelerin toplamı değil; onları anlamlandırdığımız ilişkiler ağıdır da aynı zamanda. Dil bu ağı kurandır.

Fakat Wittgenstein’ın asıl hamlesi, dili yalnızca düşünceleri aktaran bir araç olmaktan çıkarmasıdır. Ona göre sözcükler, zihnimizde hazır duran anlamların etiketleri değildir. “Acı”, “özgürlük”, “oyun” ya da “adalet” gibi kavramlar, tek başına zihinde duran nesneler olarak anlaşılmaz; onları kullandığımız yaşam biçimleri içinde anlam kazanırlar. Bir kelimeyi bilmek, onun tanımını ezberlemek değil, onu hangi durumlarda, nasıl kullandığımızı bilmektir. Bu yüzden Wittgenstein için düşünce ile dil arasındaki ilişki, içerik ile kabı arasındaki ilişkiden farklıdır. İkisi aynı yaşamın farklı yönleridir denebilir. 

Eğer anlam kullanımın içinde doğuyorsa, düşünceyi dilden tamamen ayırmak ne kadar mümkündür?

İşte geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir nörobilim araştırması, tam bu eski tartışmanın ortasına yerleşiyor.

Katılımcılara mantık çıkarım problemleri çözdürürken aynı anda beyin etkinlikleri izleniyor. Daha sonra ağır afazisi olan, yani dili üretme ve anlama becerisi ciddi biçimde zarar görmüş kişiler aynı mantık görevlerinde değerlendiriliyor Beklenenin aksine, dil ağları etkin olmasa bile akıl yürütmeleri büyük ölçüde korunuyor. 

Araştırmacılar bu bulguyu, doğal dilin mantıksal düşünmenin zorunlu koşulu olmadığı şeklinde yorumladı. Ancak çalışmanın yalnızca mantık çıkarımlarını ölçtüğünü dikkate almak gerekiyor.  Hayal kurma, estetik deneyim, etik muhakeme ya da kavram oluşturma gibi diğer düşünme biçimlerini kapsamıyor. 

Aristoteles’in mantığı, yaklaşık iki bin yıl boyunca düşünmenin en güvenilir modeli olarak kabul edildi. Bir öncül doğruysa ve ondan zorunlu olarak başka bir sonuç çıkıyorsa, doğru düşünmenin ölçütü de bu akıl yürütmeydi. Bugün kullandığımız “mantıklı düşünmek” ifadesi bile büyük ölçüde bu geleneğin mirasını taşıyor.

Bu nedenle nörobilim araştırmasının seçtiği görevler de şaşırtıcı değil. Araştırmacılar, düşünmenin tamamını değil; Aristoteles’ten bu yana mantığın konusu olan çıkarım yapabilme becerisini inceliyor aslında. 

Yani araştırmanın “düşünce” dediği şey, mantık çerçevesinde bir akıl yürütme. Oysa düşünmek, çıkarım yapmaktan çok daha geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

Husserl’e göre bilinç hiçbir zaman boş değil. Hatta bugün anladığımız bir şekilde Husserl için ‘bilinç’ mevcut değil. Bilinç, her zaman bir şeyin bilincidir. Fenomenolojinin temel kavramlarından biri olan yönelimsellik bunu ifade eder. Algı, hayal, anı, yargı, arzu, korku ya da matematiksel düşünce… Bunların hepsi farklı bilinç edimleridir; fakat hepsinin ortak bir özelliği vardır: Hepsi bir ‘şeye’ yönelir.

Bu ‘şey’, masadaki bir bardak olmak zorunda değildir.

Geçmişte yaşadığınız bir anı…

Henüz yazılmamış bir roman…

Hiç var olmamış bir ejderha…

Fenomenoloji açısından bunların hepsi bilincin nesnesidir.

Burada ‘nesne’ sözcüğü de gündelik anlamda kullanılmaz. Husserl için nesne, bilincin yöneldiği her şeydir; ister fiziksel olarak karşımızda bulunsun, ister yalnızca hayal edilmiş, hatırlanmış ya da tasarlanmış olsun. Bilinç, boşlukta dolaşan bir etkinlik değildir. Her zaman bir anlam alanına yönelir.

İşte bu yüzden fenomenoloji açısından ‘düşünce’ yalnızca mantık çıkarımlarından ibaret değildir. Bir melodiyi zihinde sürdürmek de, çocukluğunuzu özlemek de, adalet üzerine düşünmek de, sevdiğiniz birinin yüzünü hayal etmek de düşünmenin farklı kipleridir.

Yeni araştırma önemli bir şey söylüyor: Mantık sınırları içinde yapılan akıl yürütmeler, doğal dile düşündüğümüz kadar bağımlı değil.

Ama bununla birlikte başka bir soru hala önümüzde duruyor.

Çünkü düşünmeyi yalnızca mantık çıkarımlarıyla tanımladığımız anda, felsefenin yüzyıllardır ‘düşünce’ dediği alanın büyük bir kısmını geride bırakıyoruz.

Aristoteles’in mantığının, insan düşüncesini anlamanın en güçlü yollarından birini açtığını inkar edemeyiz. Ancak insan zihnini yalnızca öncüller ve sonuçlar arasında işleyen bir mekanizma olarak görmek, düşünmenin zenginliğini fazlasıyla daraltır. Çünkü insan yalnızca çıkarım yapmaz; hatırlar, hayal eder, özler, kuşkulanır, bir melodiyi sürdürür ve henüz sözcüklere dökemediği anlamlara yönelir. Fenomenolojinin hatırlattığı şey de tam olarak budur: Bilinç, dünyaya yönelmenin tek bir değil, sayısız biçimini taşır.

Mesele, düşüncenin dilden önce mi sonra mı geldiği sorusundan çok daha geniştir. Çünkü düşünce ile dil, birbirinden tamamen ayrı iki alan gibi işlemez. Bazen insan konuşurken ne düşündüğünü keşfeder; bazen de düşünce, sözcüklerden önce bir görüntü, yönelim ya da sezgi halinde belirir. Dil kimi zaman düşünceyi kurar, kimi zaman onu açıklığa kavuşturur, kimi zaman da çoktan yaşanmış bir anlamın peşinden gider.

Fakat ikisinin birbirine tam olarak yetişemediği anlar da vardır.

Ne düşündüğümüzü biliriz ama söyleyemeyiz. Ya da söyleyecek kelimeleri buluruz ama onların yaşadığımız şeyi karşılamadığını hissederiz. Bir özlem, bir kayıp, bir korku ya da henüz adını koyamadığımız bir duygu, cümleye dönüşmeden önce içimizde kalır.

Belki bu, düşüncenin dilden bütünüyle bağımsız olduğunu göstermez. Dilin de düşüncenin kusursuz bir kopyası olmadığını gösterir.

İnsan bazen konuşurken düşünür.

Bazen düşünürken konuşur.

Bazen de düşünce ile dil aynı kapıya kadar gelir; fakat içeri birlikte giremez.

Geriye, boğazda bir yumru gibi duran ve henüz hangi kelimeye dönüşeceğini bilmeyen bir anlam kalır.

Ecehan Tanışık

Son İçerikler