Gece evde yalnız olduğunuzu düşünün.
Gündüz olsa fark etmeyeceğiniz küçük bir ses duyarsınız. Belki eski bir borudan gelmiştir, belki komşunun kapısı kapanmıştır, belki de rüzgar pencereye çarpmıştır. Ses aynıdır; fiziksel olarak yalnızca kısa bir titreşimdir. Ama gece olduğunda o ses artık yalnızca ses değildir.
Koridor uzar. Kapı aralığı daha karanlık görünür. Ev, biraz önce içinde rahatça dolaştığınız ev olmaktan çıkar. Bedeniniz gerilir, nefesiniz yavaşlar, dikkat en küçük ayrıntıya yönelir. Aynı masa, aynı sandalye, aynı duvarlar oradadır; hiçbir şey gerçekten yer değiştirmemiştir.
Yine de dünya değişmiştir.
Korktuğumuzda değişen yalnızca kalp atışınız değildir. Evin anlamı değişir. Ses, artık nötr bir olay değil, olası bir tehdidin işaretidir. Koridor, odaları birbirine bağlayan sıradan bir geçiş alanı olmaktan çıkar; bilinmeyene açılan bir boşluğa dönüşür.
Peki duygu tam olarak nerede başlar?
Kalpte mi, beyinde mi, bedende mi, yoksa dünyanın bize görünme biçiminde mi?
Duyguları çoğu zaman içimizde yaşanan haller olarak düşünürüz. Dünya dışarıda durur; biz ona bakar, sonra içeride bir şey hissederiz. Bu alışkanlık, duyguyu dış dünyaya eklenen kişisel bir tepki gibi görmemize neden olur.
Önce dünya vardır.
Sonra ona verdiğimiz duygusal cevap gelir.
Fakat deneyim çoğu zaman böyle işlemez. Korku, önce nötr bir dünyayı algılayıp sonra içimize kapanarak yaşadığımız bir hal değildir. Korktuğumuz anda dünya zaten korkutucu görünür. Mutlu olduğumuzda yürüdüğümüz aynı sokak bize daha kısa gibi hissettirebilir. Ya da utandığımızda bakışlar ağırlaşır, oda daralır, beden kendi üzerine çekilir.
Duygu, dünyanın üzerine sonradan sürülen bir renk değildir.
Dünyanın bize belli bir anlamla açılmasıdır.
Felsefe tarihinde duygular uzun süre akılla karşı karşıya düşünülüyor. Platon’da ruhun farklı parçaları arasında bir düzen kurulması gerekir. Descartes’ta tutkular ruh ile bedenin kesiştiği noktada ortaya çıkar. Bedenin hareketleri ruhu etkiler, ruh da bu etkiler karşısında düşünür, ister, yönelir. Bu gelenekte duygu çoğu zaman kontrol edilmesi, açıklanması ya da aklın düzenine sokulması gereken bir güç gibi görülüyor.
Bu gelenekte duygu çoğu zaman kontrol edilmesi, açıklanması ya da aklın düzenine sokulması gereken bir güç gibi görünür. İnsan aklıyla yükselir, duygularıyla sarsılır. Duygu bir tür taşma, bulanıklık, içsel dalgalanmadır.
Ama duyguları yalnızca aklın karşısına yerleştirirsek, onların dünyayı anlamamızdaki rolünü kaçırırız. Çünkü insan yalnızca düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda etkilenen, yönelen, gerilen, açılan, kaçınan, yaklaşan ve anlamı bedeniyle yaşayan bir varlıktır.
Husserl’in fenomenolojisi tam burada önemli bir kapı açar. Bilinç, ona göre, boş bir iç mekan değildir; her zaman bir şeyin bilincidir. Bir şeye yönelir, bir şeyi algılar, bir şeyi hatırlar, bir şeyi ister ya da değerlendirir. Bu yüzden duygu da yalnızca içimizde olan kapalı bir durum olarak düşünülemez. Korku bir şeyden korkudur; sevinç bir şey karşısında sevinçtir; öfke bir olayın haksız görünmesiyle ilgilidir.
Burada “duygu” derken yalnızca bedende hissedilen tekil bir duyumdan söz etmiyoruz. Kalbin hızlanması, nefesin değişmesi, yüzün kızarması ya da midenin sıkışması elbette duygu deneyimine katılır. Ancak örneğin; korku yalnızca kalbin hızlanması değildir; bir şeyin tehdit olarak görünmesidir.
Elbette her duygu açık ve kolayca adlandırılabilir bir nesneye sahip olmayabilir. Bazen neden huzursuz olduğumuzu bilmeyiz. Bazen kaygı belirli bir kişiye, nesneye ya da olaya yönelmez; daha yaygın bir atmosfer gibi üzerimize çöker. Ama yine de duygu dünyayla bağını tümüyle koparmaz. Belirsiz kaygıda bile dünya rahatça yerleşilemeyen, güven vermeyen, açıklanamayan bir gerginlik içinde belirir.
Husserl açısından duygunun önemli yanı, nesnenin bize nasıl göründüğüne katılmasıdır. Bir durum yalnızca orada duran bir gerçeklik değildir; önemli, tehditkar, istenebilir, acı verici ya da itici olarak belirir. Duygu, bu anlamın oluşmasına katılır. Bir olayı yalnızca bilmeyiz; onu bizim için taşıdığı değerle yaşarız.
Duygu, bedende hissedilir ama yalnızca bedensel belirti değildir.
Dünyayla kurulmuş anlamlı bir ilişkidir.
Bu noktada çağdaş sinirbilimin söyledikleri de felsefi soruyu bambaşka bir yerden destekler. Duygular üzerine çalışan araştırmalar, bedenin içinden gelen sinyallerin duygu deneyiminde önemli bir rol oynadığını gösterir. Kalp atışı, nefes ritmi, mide kasılması, iç organlardan gelen gerilimler ve bedensel durum sinyalleri, beynin sürekli izlediği ve yorumladığı verilerdendir.
Bu iç sinyallerin algılanmasına interosepsiyon denir. Daha basit söylemek gerekirse interosepsiyon, bedenin kendi içinden haber almasıdır. Açlık, susuzluk, yorgunluk, kalp çarpıntısı, mide sıkışması ya da nefesin değişmesi gibi duyumlar yalnızca biyolojik arka plan değildir; duygusal deneyimin nasıl kurulacağına da katılır.
Ama burada önemli bir ayrım vardır. Bedenden gelen duyum, tek başına duygunun tamamı değildir. Aynı kalp çarpıntısı bir sınav salonunda kaygı, sevilen biriyle buluşmadan önce heyecan, koşu sonrasında ise yorgunluk olarak yaşanabilir. Bedensel işaret aynıdır ya da birbirine çok yakındır; değişen, bu işaretin hangi dünyada, hangi beklentiyle ve hangi anlam içinde yaşandığıdır.
Bu yüzden duygu ne yalnızca bedende başlayan kimyasal bir olaydır ne de zihnin ona sonradan verdiği bir addır. Bedenin iç sinyalleri, dış dünyanın algısı, geçmiş deneyimler ve içinde bulunulan durum birlikte çalışır. Kalbin hızlanması önemlidir; ama o kalbin hangi dünyaya karşı hızlandığı da en az onun kadar önemlidir.
Duygu da bedenden ayrı düşünülemez.
Birinin öfkesini yalnızca yüzündeki işaretlerden çıkarım yaparak anlamayız. Sıkılmış çenede, sertleşen seste, değişen mesafede ve bedenin duruşunda öfkenin kendisi belirir. Beden, duygunun dış ambalajı değildir. Duygunun dünyada görünme biçimidir.
Duygularımız bedenimizin içinde kapalı kalmaz.
Mekana yayılır.
Duyguların bu kadar güçlü olmasının nedeni de belki buradadır. Onlar bize yalnızca içimizde ne olup bittiğini söylemez. Neyi önemsediğimizi, neden kaçtığımızı, nereye yaklaşmak istediğimizi, nerede duramadığımızı ve hangi olayın bizi yerimizden ettiğini açığa çıkarır.
Çünkü her duygu, dünyanın bizim için ne anlama geldiğine dair sessiz bir yorum taşır.
Belki sesin kaynağı önemsizdir. Belki tehlike yoktur. Belki biraz sonra ışığı açar, koridora bakar ve her şeyin yerli yerinde olduğunu görürsünüz.
Ama o kısa anda korkunun yaptığı şey gerçektir. Evi başka bir dünya haline getirir.
Sartre’ın söylediği gibi, duygular “dünyayı dönüştürür”.
Ecehan Tanışık

