Interpreta’nın ilk yazısında bilimin yalnızca laboratuvarlarda üretilen bilgilerden ibaret olmadığını, o bilginin topluma nasıl ulaştığının da en az kendisi kadar önemli olduğunu konuşmuştuk. Çünkü bilim, insanlar onu anlayabildiği, sorgulayabildiği ve gündelik hayatıyla ilişkilendirebildiği ölçüde gerçek anlamda toplumsal bir değer üretebiliyor.
Peki bunu gerçekten başarabiliyor muyuz?
Bugün elimizde tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla bilgi var. Bir araştırmanın yayınlanmasıyla milyonlarca insana ulaşması arasındaki süre artık saatlerle ölçülüyor. Ancak aynı hız, yanlış bilgiyi de taşıyor. Bilimsel gerçekler ile doğrulanmamış iddialar, uzman görüşleri ile komplo teorileri, sosyal medyada çoğu zaman aynı ekranda, aynı hızla ve aynı güven duygusuyla karşımıza çıkıyor.
İşte tam da bu yüzden bilim iletişimini yalnızca “bilimi anlatmak” olarak görmek yetersiz kalıyor. İnsanların hangi bilgiye neden güvendiğini, bilimsel kanıtı nasıl değerlendirdiğini ve bilimle nasıl bir ilişki kurduğunu anlamak bizim asıl meselemiz. Zira bazen sorun, bilginin eksik olması değil; bilginin doğru bağlamda, doğru yöntemle ve güven inşa edecek şekilde aktarılamaması.
Son yıllarda bunu belki de en net biçimde COVID-19 salgınında gördük. Aynı gün içinde milyonlarca insan hem bilim insanlarını dinledi hem de sosyal medyada dolaşan komplo teorilerine maruz kaldı. Bir tarafta bilimsel, hakemli araştırmalar varken, diğer tarafta doğrulanmamış iddialar ortalıkta kol geziyordu. Aradaki farkı belirleyen bilginin kendisi miydi peki, yoksa nasıl aktarıldığı mı?
Aslında bunun bilimsel karşılığı da var. İletişim araştırmacıları uzun yıllardır “bilgi açığı modeli” (deficit model) olarak bilinen yaklaşımı tartışıyor. Bu modele göre insanlar bilimi reddediyorsa bunun nedeni yeterince bilgi sahibi olmamaları. Ancak sonraki çalışmalar bunun tek başına doğru olmadığını gösterdi.
Özellikle bilim iletişimi araştırmacıları, insanların bilimsel konulardaki tutumlarını yalnızca bilgi düzeyinin değil; güven, değerler, kültürel kimlik ve iletişim biçiminin de belirlediğini ortaya koydu. Yani sadece daha fazla bilgi vermek değil, daha iyi iletişim kurabilmek de önemli.
Bu dönüşümün en önemli kilometre taşlarından biri, 1985 yılında yayımlanan, “Bodmer Raporu” olarak bilinen The Public Understanding of Science (Bilimin Kamuoyu Tarafından Anlaşılması) raporuydu.
Rapor, bilim insanlarının toplumla daha güçlü bağ kurması gerektiğini vurguluyor; bilimin yalnızca uzmanların konuştuğu kapalı bir alan olmaktan çıkmasını öneriyordu. Aradan geçen kırk yılda, nihayet, bilim iletişimi başlı başına bir akademik disipline dönüştü.
Gel gelelim, pratikte neler olduğuna… Durum pek de iç açıcı değil. Ne yazık ki dijital çağda “tık tuzakları”ndan bilim haberleri de nasibini alıyor. Henüz laboratuvar aşamasındaki bir deney “kanser tarih oluyor” başlığıyla sunulabiliyor. Tek bir araştırma, onlarca yıllık bilimsel birikimin yerine geçirilebiliyor. Her bulgu “dönüm noktası”, her yöntem “devrim yaratıyor”, her ilaç “mucize” adeta (!).
Oysa bilim, tek bir çalışmayla ilerlemez; kanıtlar birikir, bulgular tekrar edilir ve hatalar düzeltilir. Bazen yıllarca doğru sandığımız bilgiler yeni kanıtların ardından değişir, güçlü yanı da bu ya!
Bu yüzden bilim iletişiminin de en büyük sorumluluğu bilimi olduğundan daha kesin göstermek değil; doğasını olduğu gibi anlatabilmekten geçiyor. “Henüz bilmiyoruz” diyebilmek de en az “Bunu keşfettik” diyebilmek kadar bilimsel bir tutum.
İyi bir bilim haberi yalnızca “Ne bulundu?” sorusunu cevaplamaz. “Nasıl bulundu?”, “Bu sonuç ne kadar güçlü?”, “Araştırmanın sınırları neler?” ve “Bilim dünyası bu konuda ne düşünüyor?”u da cevaplamaya çalışır.
Haberlerde bu soruların cevaplarını da (en azından cevaplanmaya çalışıldığını) daha sık gördüğümüzde, bilim iletişiminde önemli bir ilerleme kaydettiğimiz evreye geçmiş olacağız. Sanırım bilim iletişiminin ulaşmak istediği yer de tam olarak burası.
Hilal Bardakcı

