Üniversite okumak için ayrıldığınız evdeki odanızı düşünün.
Duvarlardaki posterler sökülmüş, çalışma masası kaldırılmış, yatağınız başka bir yere taşınmış… Oda artık çamaşırların kurutulduğu, ütü masasının açıldığı ve evde fazlalık sayılan eşyaların bırakıldığı bir yere dönüşmüştür.
Yine de kapıdan içeri adım attığınızda yalnızca bugünkü odayı görmezsiniz. Masanızın eskiden durduğu köşeye bakar, yatağınızın pencereye göre yerini hatırlar, sabah ışığının duvara nasıl vurduğunu ve geceleri kapının altından sızan ışığı yeniden görür gibi olursunuz.
Eski odanız hatıralarınızda bütünüyle kaybolmamıştır.
Belleği çoğu zaman bir arşiv gibi düşünürüz. Yaşadığımız olaylar zihnin içinde bir yere kaydedilir, yıllar boyunca orada bekler ve hatırlamak istediğimizde bulundukları yerden çıkarılır. Bazı anılar silikleşebilir, bazı ayrıntılar kaybolabilir ama geçmişin değişmeden saklanan bir aslı olduğunu varsayarız.
Bu düşünce, kullandığımız dile de yerleşmiştir. Anıları “sakladığımızı”, belleğin derinliklerinden bir şeyi “çıkardığımızı” ya da geçmişteki bir olayı zihnimizde “canlandırdığımızı” söyleriz.
Fakat hatırlamak, bir dosyayı yeniden açmaya benzemez.
Çünkü hatırlanan olay geçmişte kalmıştır, hatırlama ise şimdi gerçekleşir. Geçmişteki algı ile bugünkü anı arasında zaman vardır. Bu sürede dünya değişmiş, yeni bilgiler edinilmiş, başka olaylar yaşanmış ve hatırlayan kişi de dönüşmüştür.
Bu yüzden geçmişe hiçbir zaman onu ilk yaşadığımız yerden bakmayız.
Hatırladığımız her şey bugünün içinden geçerek bize ulaşır.
Husserl bu geçişi açıklamak için bir melodiyi örnek verir. Bir melodiyi dinlerken yalnızca o anda çalan tek bir notayı duysaydık, müziği melodi olarak algılayamazdık. Önceki nota bütünüyle kaybolmadan şimdiki notaya eşlik eder; aynı zamanda gelecek notanın belirsiz beklentisini taşırız.
Geçmiş şimdiki anın içinde oluşmaya başlar.
Ancak bir olayı yaşarken algıladığımız her şeye bilinçli biçimde dikkat etmeyiz. Bir arkadaşımızla konuşurken onun yüzüne ya da söylediklerine yöneliriz; odadaki ışığı, masanın üzerindeki nesneleri, dışarıdan gelen sesi veya havadaki kokuyu özellikle fark etmeyebiliriz.
Yine de yıllar sonra aynı kokuyla karşılaştığımızda, o odanın tamamı birden geri gelebilir.
Dikkatimizi vermediğimiz bir şey nasıl olup da hatırlamanın anahtarına dönüşebilir?
Husserl’in edilgen sentez düşüncesi burada önem kazanır. Algı, yalnızca bilinçli olarak yöneldiğimiz nesneyi almaz. O nesne, çevresiyle ve arka planıyla birlikte bize verilir. Dikkatimizin merkezinde olmayan ayrıntılar da deneyimin içine katılır ve farkında olmadığımız bir biçimde tortulaşır.
Bir masanın üzerindeki bardağı görürüz ama yalnızca bardağı algılamayız. Masayı, ışığı, odanın derinliğini ve nesnenin çevresindeki alanı da onunla birlikte alırız. Bunların hepsini ayrı ayrı seçip birleştirmeyiz. Deneyim, daha biz üzerine düşünmeden bir bütün halinde oluşur.
Bu yüzden hatırlama yalnızca aktif bir arayış değildir.
Bazen geçmiş bizi bulur.
Proust’un madleni tam olarak böyle bir anın içinden çıkar. Kayıp Zamanın İzinde’nin anlatıcısı, çaya batırdığı madlenden bir lokma aldığında önce nedenini bilmediği güçlü bir haz duyar.
Önce tat gelir.
Ardından eski ev, sokaklar, bahçeler, kilise ve çocukluğun bütün bir dünyası açılır.
Bir parça kek; bir yeri, zamanı, hatırladığını bile bilmediği insanları ve o dünyada bulunmanın biçimini geri getirir. Tek bir duyum, geçmişte onunla birlikte algılanmış ancak çoktan unutulmuş görünen bir bütünün kapısını açar.
Proust’un bu deneyimi, istemsiz belleğin en bilinen örneklerinden biridir. Hatırlama burada iradenin buyruğuyla gerçekleşmez. Anı, aranarak bulunmaz; şimdiki bir deneyimin geçmişte tortulaşmış başka bir deneyimle kurduğu benzerlik sayesinde belirir.
Bellek yalnızca geçmiş hakkında düşündüğümüz zaman çalışmaz.
Nasıl yaşadığımızın içinde sürer.
Belki de anıların belirli yerlere bağlı olmasının nedeni, geçmişteki olayların çıplak bir bilgi olarak kaydedilmemesidir. Bir olay; nesneleri, kokuları, yönleri, sesleri ve o sırada dünyayla kurduğumuz ilişkiyle birlikte yaşanır.
Hatırladığımızda da yalnızca “ne olduğunu” geri çağırmayız.
O dünyanın içinde yeniden bir yer ediniriz.
Fakat burada başka bir soru belirir: Şimdiki deneyimlerimiz değiştikçe geçmişimiz de değişir mi?
Çocukken yaşadığımız bir olay hakkında yıllar sonra yeni bir bilgi öğrendiğimizi düşünelim. O gün bize söylenen bir cümlenin gerçek olmadığını, orada bulunmadığını sandığımız birinin aslında bulunduğunu ya da olayın bambaşka bir nedenle gerçekleştiğini öğrenebiliriz.
Bu yeni bilgi, eski anının üzerine mi yazılır?
İlk hatırladığımız olay ortadan kalkar ve yerini güncellenmiş geçmişe mi bırakır?
Yoksa zihin, olayın hem eski hem de yeni biçimini korur mu?
KAIST araştırmacıları farelerin daha önce öğrendikleri bir deneyim yeni bilgilerle değiştiğinde, beynin eski ve güncellenmiş anılar arasında nasıl geçiş yaptığını inceledi.
Fareler önce belirli bir ortamda bir ilişki öğrendi. Daha sonra aynı deneyime yeni bilgi eklendi ve anı güncellendi. Araştırmacılar, güncellenmiş anının eskisini tamamen ortadan kaldırıp kaldırmadığını değil, iki deneyimden hangisinin geri çağrıldığını belirleyen sinirsel mekanizmayı araştırdı.
Araştırmacılar, beynin eski anı ile sonradan güncellenmiş anı arasında geçiş yapmasını sağlayan bir sinir yolu belirledi. Bu yol geçici olarak devre dışı bırakıldığında fareler, yeni bilgiyi öğrenmeden önceki davranışlarına geri döndü. Aynı anda, belleğin oluşumunda önemli rol oynayan hipokampustaki sinir etkinliği de eski anıyla ilişkili düzene yeniden geçti.
Başka bir deyişle, yeni bilgi eski anıyı silmemişti. Beyin her iki anıyı da koruyor, fakat duruma göre bunlardan birini öne çıkarıyordu.
Yani yeni deneyim, eskisini bütünüyle silmemişti.
Güncellenmiş bilgiyle önceki anının izleri birlikte erişilebilir kalıyor; belirli bir sinirsel yol, o anda hangisinin davranışı yönlendireceğini belirliyordu.
Elbette farelerde yürütülen bir deneyden insanın bütün hatırlama deneyimini çıkarmak mümkün değil. Bir kişinin çocukluk anısı, bir farenin laboratuvarda öğrendiği ilişkiden çok daha karmaşıktır. İnsan anıları dil, anlatı, duygu, başkalarının tanıklığı ve yıllar içinde edinilen anlamlarla birlikte şekillenir.
Yine de araştırmanın ortaya koyduğu görüntü, fenomenolojinin uzun zamandır üzerinde durduğu bir noktaya yaklaşır.
Hatırlamak, geçmişteki tek bir kaydı bulup bugüne taşımak değildir.
Çünkü geçmiş, zihinde değişmeden duran tek bir sürüm halinde var olmayabilir. Eski deneyimler yeni bilgilerle bütünüyle yok edilmeden ilişkiye girebilir. Hatırlama anında geçmişin hangi yüzünün ortaya çıkacağı, içinde bulunduğumuz şimdiki duruma göre değişebilir.
Belki de belleğin gücü, geçmişi değişmeden saklamasında değildir.
Birbiriyle çelişebilen eski ve yeni izleri taşıyabilmesinde, değişen dünya karşısında hangisine yöneleceğini yeniden düzenleyebilmesindedir.
Çocukluğumuzun evine döndüğümüzde bugün gördüğümüz ev gerçektir.
Ama artık orada olmayan ev de bütünüyle gerçek dışı değildir.
Biri gözümüzün önünde, diğeri geçmişten bugüne uzanan yaşantımızın içindedir. Aynı yerde iki farklı zamanı taşıyabiliriz. Yeni olan eskisini silmez; onun yanına yerleşir ve bazen ikisi birden şimdiki anın içinde belirir.
Belki hatırlamak, geçmişi yeniden yaşamak değildir.
Geçmişin içimizde hala hangi yolları açık tuttuğunu fark etmektir.
Ecehan Tanışık

