Ana SayfaYorumKöşe YazılarıTenin ötesinde: Beden nerede biter?

Tenin ötesinde: Beden nerede biter?

Eski bir düşünce deneyinde, Atinalılar Theseus’un döndüğü gemiyi uzun yıllar boyunca limanda saklar. Zamanla geminin tahtaları çürür ve her biri yenisiyle değiştirilir. Önce bir tahta, sonra diğeri, ardından direkler, yelkenler ve kürekler…

Sonunda geminin hiçbir eski parçası kalmaz.

Limanda duran gemi hala Theseus’un gemisi midir?

Peki, çıkarılan eski tahtalar bir araya getirilerek ikinci bir gemi yapılırsa, gerçek Theseus’un gemisi hangisidir? Biçimini ve tarihini sürdüren yeni parçalı gemi mi, yoksa ilk yolculuğa çıkmış malzemelerden yeniden kurulan eski gemi mi?

Theseus’un gemisi çoğu zaman nesnelerin kimliği üzerine bir paradoks olarak anlatılır. Fakat soruyu kendi bedenimize çevirdiğimizde düşünce deneyi birden daha yakınımıza gelir.

Çünkü bedenimiz de aynı kalmaz.

Hücreler yenilenir, saçlarımız uzar, derimiz dökülür, kemiklerimiz dönüşür. Çocukluk bedenimizle bugünkü bedenimiz aynı maddeden oluşmaz. Yine de aynaya baktığımızda kendimizi bütünüyle başka biri olarak görmeyiz.

Parçaları değişen bir gemi aynı gemi olmayı sürdürebiliyorsa, değişen bir beden de aynı insan olarak kalabilir mi?

Bedeni çoğu zaman sınırları açıkça belli bir şey gibi düşünürüz. Deri içerisiyle dışarısını ayırır. Kalp, akciğerler, kemikler, kaslar ve sinirler bize aittir; giysilerimiz, kullandığımız araçlar ve dokunduğumuz nesneler ise dışarıdadır.

Ama bu ayrım gerçekten bu kadar net midir?

Başka bir insandan alınan kalp, böbrek ya da karaciğer, nakilden sonra kime aittir? Organ, onu ilk taşıyan bedenin bir parçası mı olmayı sürdürür, yoksa yeni bedenin yaşamına katıldığı anda bütünüyle onun mu olur?

Değişim bedenin “içinde” gerçekleştiğinde, kişinin aynı kaldığını ve nakledilen parçanın yeni bedene ait olduğunu kabul etmeye daha yatkınız. Peki, değişim bedenin sınırlarının dışında gerçekleşirse?

Elinde bastonla yürüyen bir insanı düşünelim. Baston ilk bakışta bedene ait değildir. Tahtadan ya da metalden yapılmıştır ve istendiğinde bırakılabilir. Fakat onu uzun süre kullanan kişi, kaldırımın sertliğini avucunda değil, bastonun ucunda hisseder. Baston yalnızca elde tutulan bir nesne olmaktan çıkar; bedenin çevresini algılama biçimine katılır.

Araçlar yalnızca çevremizde durmaz.

Bazen bedenimizin yapabildiklerini, hissedebildiklerini ve dünyaya ulaşabildiği mesafeyi değiştirir.

Bir protez kol ilk takıldığında bedene dışarıdan eklenmiş bir nesne olabilir. Hareketleri mekanik, kullanımı bilinçli ve yabancı gelebilir. Fakat zamanla kişi onu düşünmeden kullanmaya başlayabilir. Bardak tutmak, kapı açmak ya da bir nesneye uzanmak için önce protezi değil, ulaşmak istediği şeyi düşünür.

Bu noktada protez hala yalnızca bir araç mıdır?

Bir uzuv, bedene biyolojik olarak doğduğu anda mı aittir, yoksa insanın dünyayla ilişkisinin içine yerleştiğinde mı “benim” olur?

Merleau-Ponty, hayalet uzuv deneyimini bedenin yalnızca anatomik bir nesne olmadığını göstermek için ele alır. Bir insan kolunu kaybettiğinde uzuv fiziksel olarak artık orada değildir; fakat bedenin dünyaya yönelme biçiminde yaşamayı sürdürebilir. Kişi olmayan eliyle bir nesneye uzanabilecekmiş gibi hisseder, artık bulunmayan parmaklarında ağrı duyabilir. Çünkü beden şeması, bedenin yalnızca mevcut parçalarının bir haritası değildir; geçmiş hareketlerin, alışkanlıkların ve imkanların da izini taşır. Uzuv bedenden ayrılmıştır ama dünyanın o uzuvla kurulmuş hali henüz bütünüyle ortadan kalkmamıştır.

Demek ki beden, yalnızca anatomik olarak orada bulunanlardan oluşmaz.

Beden, aynı zamanda beynin, alışkanlıkların, hareketlerin ve algının birlikte kurduğu bir bütündür.

Bugün ‘elimiz kolumuz’ dediğimiz ekranlardaki imleçler de onu yönlendiren kişinin hareket alanına dahil olduğunda bedenin bir uzantısı sayılabilir mi?

İmleci hareket ettirirken çoğu zaman elimizin fare üzerinde yaptığı küçük hareketleri düşünmeyiz; doğrudan ekrandaki dosyaya uzanır, bir kelimeyi seçer ya da bir görüntüyü başka bir yere taşırız. Fiziksel elimiz masanın üzerinde kalsa da hareketimizin hedefi ekranın içinde belirir. İmleç, el ile dijital dünya arasında duran yabancı bir işaretten çok, niyetimizin ekranda görünen ucu haline gelir.

Yani beden sabit ve değişmez bir nesne değildir. Beden, sürekli olarak yeniden kurulan bir aidiyet hissi de taşır. Beden, tenimizin bittiği yerde değil; dünyaya dokunabildiğimiz son noktada biter.

Sanal gerçeklikte taşıdığımız beden de bir süre sonra bizim bedenimiz olabilir mi?

Başımıza taktığımız bir gözlükle fiziksel olarak hiç bulunmadığımız bir mekana giriyor, gerçek bedenimizden farklı bir bedene sahip olabiliyoruz. Ekranda gördüğümüz el, kendi elimizle aynı anda hareket ettiğinde bir süre sonra ona yabancı bir görüntü gibi bakmıyoruz. Onunla uzanıyor, nesnelere dokunuyoruz. 

Sanal bir uçurumun kenarına geldiğimizde düşmeyeceğimizi biliriz ama yine de geri çekiliyoruz. Sanal elimize bir cisim yaklaştığında canımızın yanmayacağını biliyoruz ama irkiliyoruz. O piksellerden oluşan el, hareketlerimize cevap veriyor ve deneyimimizin merkezine yerleşiyor. Demek ki bir bedeni “bizim” yapan şey yalnızca onun biyolojik maddesi olmuyor. 

Belki de sanal gerçekliğin asıl yaptığı, sahip olduğumuz bedenin ne kadar kolay yeniden kurulabildiğini göstermektir. “Benim bedenim” dediğimiz şey, yalnızca aynada gördüğümüz biçimden değil; hareket, bakış, denge, alışkanlık ve çevrenin bize verdiği karşılıklardan oluşur.

Belki beden, yalnızca içinde doğduğumuz şey değil; kendimizi onun aracılığıyla dünyaya yönelttiğimiz her biçimdir.

Ecehan Tanışık

Son İçerikler