Yeni bir araştırmada kıyafetlerin çevresel ayak izlerinin sadece üretiminde kullanılan pamuk veya polyester gibi liflere değil, üretim sırasında kullanılan kimyasallar ve sonrasında bu materyallere ne olduğuna da bağlı olduğu öne sürüldü.
Manchester Üniversitesi sürdürülebilir tekstil ve giyim araştırmacılarıyla ortak yürütülen çalışmaya göre kıyafetlerin çevresel ayak izlerinin sadece liflere değil, aynı zamanda üretim sırasında kullanılan kimyasallar ve kullanım, geri dönüşüm ve atılma sırasında bu materyallerin nasıl kullanıldığına da bağlı. Örneğin sıklıkla “kalıcı kimyasallar” olarak bilinen per- ve polifloroalkil maddeler (PFAS), tekstillere su ve lekeye karşı dayanıklılık vermek için kullanılır ancak çevre üzerinde zararlı etkileri olduğu da biliniyor.
Sürdürülebilir kıyafet seçimleri yapmaya çalışırken çoğu tüketici sentetik lifler yerine doğal lifler, polyester yerine pamuk ve naylon yerine keten tercih ediyor. Bu yaklaşım ilk bakışta mantıklı gelebiliyor. Doğal lifler bitki veya hayvanlardan elde edilirken, sentetik liflerin çoğu fosil yakıtlardan üretiliyor. Bu nedenle birçok kişi, doğadan gelen liflerin çevresel olarak daha iyi bir seçenek olduğunu düşünüyor. Ancak tekstil kimyası, lif türleri ve bunların çevresel etkilerini inceleyen yeni bir derlemeye göre bir lifin neyden üretildiği değil, ham maddeden giysiye dönüşene kadar geçen süreç daha önemli olabiliyor.
Pamuk göründüğü kadar masum değil
Birçok kişi pamuklu bir tişörtü işlenmiş bitki materyali olarak görüyor. Ancak pamuk, yetiştirilmesi için yoğun miktarda su gerektiren bir ürün olmakla beraber dünyanın birçok bölgesinde büyük ölçüde pestisit ile gübre kullanımına sebep oluyor. Üstelik ürünler hasat edildikten sonra süreç bitmiyor; mağaza raflarına ulaşmadan önce de kapsamlı kimyasal işlemlerden geçiriliyorlar.
Lifler boyanabiliyor, yumuşatılabiliyor, güçlendirilebiliyor ve su geçirmez hale getirilebiliyor. Bazı kumaşlara alev geciktirici kazandırılabilirken; bazıları kırışmaya, lekeye veya mikrobiyal büyümeye karşı dirençli olması için güçlendirilebiliyor. Bu işlemler; giysilerin görünümünü, dayanıklılığını ve performansını artırıyor. Ancak aynı zamanda çevreye hangi maddeleri saldığını ve geri dönüştürülmelerinin nasıl olacağını da belirliyor.
Bazı kaplamaları ve plastikleri daha esnek hale getirmek için kullanılan ftalatlar, plastik ve tekstil kaplama üretiminde kullanılan bisfenoller, ağır metaller ve boya bileşikleri dahil olmak üzere diğer kimyasallar, bir ürünün yaşam döngüsü boyunca nasıl kullanıldıklarına ve yönetildiklerine bağlı olarak çevre veya insan sağlığı riskleriyle de ilişkilendiriliyor.
Araştırmacılara göre bu karmaşıklık, tüketiciler için çoğunlukla görülmez durumda; aynı elyaftan üretilen iki kıyafet, işlenme ve son kat uygulama yöntemine bağlı olarak farklı çevresel etkilere sebep olabiliyor.
Geri dönüşümün önündeki engel
Kimyasal karmaşıklık döngüsel tekstil sistemi için de zorlayıcı olabiliyor. Liflerin, boyaların ve kimyasal aprelerin karmaşık birleşimi kıyafetlerin ayrıştırılması ve geri dönüştürülmesini daha da zorlaştırıyor.
Hükümetler ve endüstri döngüsel tekstil sistemi için yatırım yaptıkça, kıyafetlerin kimyasal süreçlerinin anlaşılması daha önemli hale geliyor. Geri dönüştürülmüş bir pamuk elyafı bile hala üzerinde boya veya performans kaplama izleri taşıyabilir, ancak bu tür bilgiler çoğu zaman eksik veya erişilmez durumda. Bu da geri dönüşüm tesisleri, üreticiler ve perakendeciler için bir belirsizlik yaratıyor. Bu yüzden birçok ülkede “dijital ürün pasaportu” uygulamaları geliştiriyor. Tekstil sektörüne yönelik ayrıntılar henüz gelişme aşamasında olsa bile bu “pasaportlar” ürünün malzemesi, onarılabilirliği ve çevresel özellikleri gibi bilgileri yaşam döngüsü boyunca kayıt altına almayı hedefliyor.
Doğal veya sentetiğin ötesinde
Yapılan araştırmaya göre tüketicilerin doğal liflerden uzak durulması değil, kusursuz bir lifin olmadığının anlaşılması gerekiyor.
Finlandiyadaki araştırmacılar basit ve tek boyutlu sürdürülebilirlik yaklaşımlarından uzak durulması gerektiğini vurguladı. Tüketicilerin daha az sayıda ancak daha kaliteli giysi seçimleri yaparak kıyafetlerini daha uzun süre kullanıp mümkün olduğunca yeniden değerlendirip, ürünlerindeki kimyasallar hakkında daha şeffaf olan markaları tercih etmeleri gerektiğini dile getirdi. Aynı zamanda ürünün insan sağlığına ve çevreye zararlı maddeler içermediğini gösteren uluslararası sistem Ekoteks (Oeko-tex) ve tekstil üretiminde çevresel ve insan sağlığı açısından en yüksek standartları temsil eden Bluesign gibi sertifikaların da tüketiciler için yol gösterici olabileceği belirtildi.
Sonuç olarak, en sürdürülebilir ve çevre dostu tekstil ürünleri mutlaka doğal liflerden oluşmuyor. Aksine, asıl sürdürülebilir olan; tasarımdan üretimine, kullanımından geri dönüşümüne kadar tüm yaşam döngüsü boyunca sağlıklı ve sorumlu şekilde yönetilen ürün olduğu düşünülüyor.
Kaynak: The Conversation, 2N News

