Ana SayfaYorumKöşe YazılarıZihinden dış dünyaya: Doğada kategoriler var mı?

Zihinden dış dünyaya: Doğada kategoriler var mı?

Köpek ile kediyi, canlı nesne ile cansızı, yiyebileceğimiz şeyle yiyemeyeceğimizi birbirinden çok kolay ayırabiliyoruz, değil mi? Ve bu ayrımlar bize oldukça doğal görünüyor. O kadar doğal geliyor ki; sanki doğada görünmez ayrımlar var ve bizse bunları belki de ‘pasif’ bir şekilde fark edip ona göre hareket ediyoruz. Yani hiç sorgulamadan hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. 

Bireysel noktadan çıkalım. ‘Nesnel’ olarak adlandırabileceğimiz bilim de büyük ölçüde kategorilerle çalışmıyor mu? Canlıları türlere, maddeleri elementlere, gök cisimlerini gezegenlere, yıldızlara ve asteroitlere ayırırıyoruz. 

Tereddüte düştüğümüz ayrımlar da oluyor. Örneğin virüsün canlı olup olmadığı hala hangi ölçütü kullandığımıza bağlı. Ya da Plüton’un 2006’da gezegen kategorisinden çıkarılması da Plüton’un kendisinde meydana gelen bir değişimden değil, kullandığımız sınıflandırma ölçütlerinin değişmesinden kaynaklanıyordu.

Peki bu insanın kategorize etme eğilimiyle mi ilgili yoksa gerçekten kategoriler dünyada var mı?

Tabii ki Plüton’u bir yıldız olarak sınıflandıramıyoruz; demiri altından, bir ağacı taştan ayırmamızı sağlayan gerçek özellikler olduğunu inkar etmiyoruz. Sınırları biz çiziyor olabiliriz ancak doğa, sınıflandırmalarımıza hem imkan veriyor hem de direniyor gibi görünüyor.

Belki de sorumuz aslında tam da bu noktada başlıyor. Sınırları biz mi çiziyoruz yoksa dünya bize sınırlarıyla mı görünebiliyor?

Yani dünyayı kategorilere ayırmamızın nedeni belki de kategoriler olmadan düşünemememizdir.

Kant, bu soruyu yanıtlarken Kopernik Devrimi yaparak tersine çevirdi.

Ondan önce bilgi problemi çoğu zaman zihnin dış dünyaya nasıl uyduğu üzerinden düşünülüyordu. Kant ise dünyanın zihne nasıl uyduğunu sormaya başladı. Burada dikkat etmek gereken önemli bir ayrım var: Kant’ın ‘kategorileri’, bugün kullandığımız hayvan, gezegen ya da masa gibi sınıflandırmalar değildi. Kant için kategoriler, deneyimin kendisini mümkün kılan daha temel düşünme biçimleriydi. Örneğin; birlik, çokluk, nedensellik, töz, imkan, zorunluluk…

Özetle Kant’ın iddiası, zihnin dışarıdaki hazır bir dünyayı pasif biçimde kaydetmediği. Yani bir şeyi ‘nesne’ olarak deneyimleyebilmek, belirli zihin yapılarına bağlıdır. Gözümüzün önünde birbirinden kopuk renkler, sesler ve duyumlar akmaz; onları aynı nesneye ait özellikler olarak birleştirebiliriz. Bir olayın başka bir olayın nedeni olduğunu düşünür, değişen özelliklerin altında aynı şeyin varlığını sürdürdüğünü kabul ederiz.

Peki ya kategorisiz bir dünya bizim için dünya olabilir mi?

Kant açısından cevap büyük ölçüde hayır olacaktır. Çünkü deneyimlediğimiz dünya, yalnızca dışarıdan gelen verinin değil, zihnin onu düzenleme biçiminin de sonucudur. Bu, dünyanın insan zihninin icadı olduğu anlamına gelmez. Daha çok, dünyanın bize nasıl görünebileceğinin bizim bilişsel yapımızdan tamamen bağımsız olmadığını söyler.

Ama Kant burada başka bir güçlük bırakır.

Eğer zihnin belirli kategorileri deneyimden önce getirip dünyayı onlar aracılığıyla kurduğunu söylersek, bu kez kategorilerin kendisi fazla sabit görünmeye başlamaz mı? Tarih boyunca değişen kavramlarımız, bilimsel sınıflandırmalarımız, bedenimizin ve yaşadığımız çevrenin algımız üzerindeki etkisi bu tablonun neresine yerleşir?

Kant’ın açtığı soru burada önemli: Belki de dünya, onu algılayan zihinden tamamen bağımsız biçimde bize hazır kategoriler halinde sunulmuyor. Fakat bu düşünceyi biraz daha ileri taşıdığımızda yalnızca zihnin değil, deneyimin kendisinin de sınıflandırmada rol oynadığını görüyoruz.

Çünkü dünyayla önce kavramlar aracılığıyla karşılaşmıyoruz. Bir şey bize yaklaşır, dikkatimizi çeker, başka şeylerin arasından ayrılır; tanıdık, yabancı, tehditkar ya da önemsiz görünür. Henüz ona bir isim vermeden önce bile deneyimimiz bazı şeyleri öne çıkarırken bazılarını arka planda bırakır. 

Ancak bu kategoriler tamamen zihindedir demek değildir. Dünya bize bazı farklılıklar sunar; biz onları algılar, önem sırasına koyar, birbirine bağlar ve kavramlara dönüştürürüz. Bir taşla bir ağacın farkını icat etmiyoruz ama canlı, tür, gezegen ya da kıta dediğimiz sınırların tam olarak nereye çekileceğine biz karar veriyoruz.

Bu yüzden kategoriler ne yalnızca doğada keşfedilmeyi bekleyen hazır kutular ne de zihnin keyfi icatları gibi görünüyor. Daha çok, dünya ile kurduğumuz ilişkinin içinde oluşuyorlar. Doğa bazı sınıflandırmalarımıza direniyor, bazılarını destekliyor; yeni bilgi geldikçe de bir zamanlar kesin sandığımız sınırları yeniden çizmek zorunda kalıyoruz.

Belki kategorilerin asıl işlevi dünyayı olduğu gibi kopyalamak değil, onun içinde yönümüzü bulabilmemizi sağlamak. Sürekli akan ve birbirine karışan bir gerçekliği kesitlere ayırıyor, benzerlikleri bir araya getiriyor, farklara isim veriyoruz. Bu çizgiler olmadan düşünmek zor; ama çizgilerin var olması onların doğanın içine bizim için önceden çizilmiş olduğu anlamına da gelmiyor.

Bilim ilerledikçe yalnızca yeni ‘şey’ler keşfetmiyoruz. Bazen daha önce ayrı sandığımız şeylerin akraba olduğunu, aynı sandığımız şeylerin farklılaştığını, kesin sandığımız sınırların aslında gri alanlara açıldığını öğreniyoruz. Böylece bilgi arttıkça yalnızca dünyanın içeriği değil, dünyayı böldüğümüz biçim de değişiyor.

Belki de bu yüzden doğayı anlamak, ona doğru isimleri vermekten biraz daha fazlası. Hangi farkların önemli olduğuna, hangi benzerliklerin bir şey anlattığına ve nerede bir sınır görmemiz gerektiğine de karar veriyoruz.

Bu nedenle kategoriler sorusunu yalnızca iki seçenek arasında bırakmak zorunda olmayabiliriz.

Doğada bazı gerçek süreklilikler, farklılıklar ve düzenlilikler var. Kurtla taşın aynı şey olmadığını biz icat etmiyoruz, biz onların bu farklılıklarıyla birlikte bilincinde oluyoruz. Fakat bu farklılıkların hangilerini önemli bulacağımızı, sınırlarını nereye çizeceğimizi ve onları hangi kavramlarla birbirine bağlayacağımızı deneyimimiz, bedenimiz, bilimsel amaçlarımız ve tarihimiz belirliyor.

Ecehan Tanışık

Son İçerikler