Bir bardak hakkında felsefe yapılabilir mi? Simone de Beauvoir’ın anlattığına göre Raymond Aron, Jean-Paul Sartre’la otururken önündeki içeceği gösteriyor ve kabaca şöyle bir şey söylüyor: Eğer fenomenologsan, bu içecek hakkında bile felsefe yapabilirsin. İlk bakışta biraz iddialı geliyor. Bir bardağın felsefesi ne olabilir? Önümüzde duran içecek hakkında sayısız şey öğrenebiliriz. Neden o renkte olduğunu, hangi maddelerden oluştuğunu, bedenimizde ne tür süreçleri harekete geçirdiğini… Fenomenoloji ise bunlardan daha temel görünen, fakat çoğu zaman sormayı unuttuğumuz bir soruyla başlar: Bu bir bardak içecek bize nasıl görünüyor? Fenomenoloji kelimesi en basit anlamıyla fenomenlerin incelenmesidir. Fakat burada “fenomen” bilinen anlamıyla olağanüstü ya da gizemli olay anlamına gelmez. Fenomen, kendisini gösteren, bize beliren şeydir. Fenomenoloji bir şeyin nasıl verildiğiyle ilgilenir. Bir nesnenin ağırlığını, kimyasal bileşimini ya da fiyatını değil; algılandığında, hatırlandığında, hayal edildiğinde ya da arzulandığında nasıl farklı biçimlerde karşımıza çıktığını sorar. Aynı şey, aynı kişi için bile birbirinden farklı şekillerde görünebilir. Bir vitrinde eski bir saat gördüğümüzü düşünelim. Saate karşıdan baktığımızda ön yüzünü görürüz. Arkasını, altını ve içindeki mekanizmayı aynı anda göremeyiz. Saati elimize alıp çevirdiğimizde daha önce görünmeyen tarafları görünür hale gelir; bu kez de ön yüzü gözümüzden kaybolur. Aslında saatin tamamını hiçbir zaman aynı anda görmeyiz. Buna rağmen karşımızda her seferinde başka bir görüntü değil, aynı saat vardır. Üstelik görmediğimiz taraflarının orada olduğundan da kuşku duymayız. Ön yüzünü görmemiz, aynı zamanda arkasının da bulunduğuna ilişkin bir beklenti taşır. Saati çevirdiğimizde onun yerine bambaşka bir nesneyle karşılaşmayı beklemeyiz. Görünen, görünmeyeni de beraberinde getirir. Fenomenolojinin ilgilendiği şey tam olarak bu türden, gündelik hayatta fark etmeden gerçekleştirdiğimiz deneyim yapılarıdır. Nesne bize hiçbir zaman bütün çıplaklığıyla verilmez; belirli bir açıdan, belirli bir uzaklıktan, belirli bir ışık altında ve daha geniş bir çevrenin içinde görünür. Fenomenoloji buna nesnenin bir ufuk içinde verilmesi açısından da yaklaşır. Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir. Bir ağacı görürüz. Bir konuşmayı hatırlarız. Gelecek yazı hayal ederiz. Birinden korkarız. Bir haberi bekleriz. Bunların hepsinde bilinç kendisine kapalı değildir; kendisinden başka bir şeye yönelir. Üstelik aynı nesneye farklı biçimlerde yönelmek mümkündür. Fenomenolojinin asıl konusu bu yüzden yalnızca bilinç ya da yalnızca dünya değildir. İkisinin arasındaki ilişkidir. Fenomenoloji tekil yaşantılardan hareket eder, fakat onların içinde daha genel deneyim yapılarını araştırır. Husserl’in eidetik indirgeme dediği yöntem de bu hattın bir parçasıdır: Bir deneyimi zihnimizde değiştirerek, hangi özelliklerinin rastlantısal, hangilerinin o deneyimin o türden bir deneyim olabilmesi için daha temel olduğunu anlamaya çalışırız. Ancak Zahavi’nin özellikle vurguladığı gibi bu yöntem gizemli ve yanılmaz bir “özleri görme” yetisi değildir; sonuçları düzeltmeye ve yeni kanıtlarla yeniden düşünmeye açık bir felsefi araştırmadır. Peki bütün bunları yapmak için neden özel bir yönteme ihtiyaç var? Çünkü normalde dünyayla ilişkimiz böyle değildir. Sabah uyandığımızda yatağın gerçekten var olup olmadığını sorgulamayız. Kahveyi alırken fincanın dış dünyada bağımsız bir varlığa sahip olup olmadığını düşünmeyiz. Dünya bizim için zaten vardır. Husserl buna doğal tavır diyor. Fenomenoloji ise bu alışıldık ilişki içinde fark etmediğimiz şeyi görünür hale getirmek için küçük bir geri çekilme ister. Husserl buna epokhe der. Epokhe; şeyleri ‘askıya alarak’ dünyanın bizden tamamen bağımsız biçimde hazır ve açıklanmış olarak var olduğuna ilişkin sorgulanmamış kabulümüzdür. Dünya kaybolmaz. Yalnızca ona bakışımız değişir. “Bu masa var mı?” sorusunun yerine “Bu masa bana nasıl masa olarak veriliyor?” sorusu gelir. Husserl’in fenomenolojik indirgeme dediği hareket de bu değişimi derinleştirir. Nesnenin nasıl verildiğiyle, onu algılayan yaşantının yapısını birlikte düşünmeye başlarız. Fenomenoloji için epokhe, araştırma alanını daraltmak değil, daha önce fark edilmeyen özne-dünya korelasyonunu görünür hale getirerek genişletmektir. Ancak bazı fenomenologlara göre fenomenolojik indirgeme hiçbir zaman tamamen tamamlanamaz. Çünkü dünyayla ilişkimizi incelemek için ondan bir miktar geri çekilebiliriz ama hiçbir zaman dünyadan tamamen çıkıp kendimizi ve evreni “hiçbir yerden” seyredemeyiz. Biz de o dünyanın içindeyiz. Bu nedenle fenomenoloji mutlak, bedensiz, tarihsiz ve konumsuz bir gözlemci yaratmaya çalışmaz. Tam tersine her bakışın bir yerden geldiğini kabul eder. Bilim, mümkün olduğunca gözlemciden bağımsız bilgiler üretmeye çalışır. Bir cismin ağırlığının onu kimin ölçtüğüne göre değişmesini istemeyiz. Bir deney İstanbul’da yapıldığında başka, Paris’te yapıldığında başka sonuç veriyorsa bunun nedenini araştırırız. Bilimsel bilginin en büyük güçlerinden biri, kişisel perspektifleri aşarak paylaşılabilir ve sınanabilir sonuçlar üretmesidir. Fenomenoloji ise buna karşı çıkmaz ancak başka bir soru sorar: Üçüncü şahıs bakışına ulaşmaya çalışan bilim, başlangıç noktasındaki birinci şahıs deneyimini tamamen silebilir mi? Çünkü en nesnel deneyin bile başında birisi vardır. Yine de bu indirgemecilik olarak anlaşılmamalıdır. Örneğin bir insan korktuğunda beyninde neler olduğunu bilmek elbette önemlidir. Ama korkunun belirli sinirsel süreçlerle ilişkili olduğunu göstermek, korkuyu bütünüyle açıklamış olduğumuz anlamına gelir mi? Korku yalnızca içeride gerçekleşen fizyolojik bir olay değildir. Korkan biri için dünya da başka türlü görünür. Bu sorun Husserl’in yaşam-dünyası, yani Lebenswelt kavramında daha geniş bir anlam kazanır. Yaşam-dünyası, teorilerden önce içinde yaşadığımız dünyadır. Gökyüzündeki yıldızlar astronomik cisimler haline gelmeden önce gördüğümüz ışıklardır. Su H₂O olarak açıklanmadan önce içtiğimiz, yüzdüğümüz, yağmurda üzerimize düşen sudur. Bilim bu dünyayı terk ederek başka bir dünyaya gitmez. Aynı dünyayı başka bir tavırla ele alır. Onu ölçer, soyutlar, karşılaştırır ve matematiksel hale getirir. Fenomenoloji bilimin bizi yeni bilgilerle tanıştırabileceğini, dünyaya ilişkin anlayışımızı değiştirebileceğini kabul eder. Hatta bilim yaşam-dünyasını dönüştürür; öğrendiğimiz bilimsel bilgiler zamanla gündelik dünyayı algılama biçimimizin parçası haline gelir. Fenomenolojinin “bilimlerin bilimi” olup olamayacağı sorusunu da burada daha dikkatli sormamız gerekiyor. Onu bütün bilimlerin üzerinde duran bir süper bilim olarak düşünürsek cevap hayır olmalı. Bilimsel bilginin mümkün olmasını sağlayan bazı daha temel ilişkileri sorgular: Bir nesne nasıl aynı nesne olarak tanınır? Bir gözlem ne zaman kanıt sayılır? Bir dünyanın birden fazla özne için ortak olmasından ne anlıyoruz? Nesnellik nasıl kuruluyor? Bir teorinin hakkında konuştuğu şey bize nasıl veriliyor? Bilim ölçmeye başladığında fenomen çoktan belirli bir biçimde tanımlanmıştır. Merleau-Ponty’nin fenomenolojinin tamamlanmamışlığına yaptığı vurgu bu yüzden önemlidir. Fenomenoloji son sözü söyleyen katı bir sistem değildir. Dünyaya her dönüşünde kendi kavramlarını da yeniden sınamak zorundadır. Yeni deneyimler, yeni bilimsel bulgular ya da daha önce görünmeyen bir fenomen, mevcut açıklamalarımızı değiştirmeye zorlayabilir. Bugün fenomenolojiyle bilişsel bilimlerin yeniden yan yana gelmesinin nedeni de biraz burada yatıyor. Fenomenolojik analizler algı, beden farkındalığı, dikkat, bilinç ve başkalarını anlama gibi konularda ampirik araştırmalarla karşılaşabiliyor; ampirik bulgular da fenomenolojik açıklamaların yeniden düşünülmesine neden olabiliyor. Bilim dünyanın nasıl işlediğini giderek daha ayrıntılı biçimde açıklıyor. Fenomenoloji ise daha eski bir soruyu canlı tutuyor: Nesnelliğe ulaşmak için kişisel önyargılarımızı aşmamız gerekir, ama dünyayı anlamlandıran bütün özneleri ortadan kaldırdığımızda geriye nesnelliği kuracak kimse de kalmaz. En uzak galaksiyi ölçerken de, mikroskobun altında bir hücreye bakarken de, önümüzdeki bardağı fark ederken de dünyaya bir yerden yöneliyoruz. Fenomenoloji belki tam burada bizi başlangıç noktasına geri çağırıyor: Açıklamaya başlamadan önce zaten bir dünya içindeyiz; görüyor, seçiyor, bekliyor ve anlam veriyoruz. Her bilimsel bakış da sonuçta bir yerden başlar. Peki o yeri tamamen unutarak dünyayı gerçekten anlayabilir miyiz? Ecehan Tanışık

