Ana SayfaYorumKöşe YazılarıHiçlikten evrene: Boşluk gerçekten boş mu?

Hiçlikten evrene: Boşluk gerçekten boş mu?

Boş bir oda düşünün.

İçindeki bütün eşyaları çıkarın. Masayı, sandalyeyi, perdeyi, duvardaki resmi… Geriye ne kalır?

İlk cevap kolaydır: Hiçbir şey.

Ama aslında hala bir oda var. Duvarların arasında bir mesafe, nesnelerin yerleşebileceği bir hacim, bir “orada” var.

Demek ki boşlukla hiçlik daha ilk anda birbirinden ayrılıyor.

Bir yerde hiçbir madde bulunmaması başka şey; o yerin, uzayın, zamanın ve hatta fizik yasalarının bile bulunmaması bambaşka bir şey.

Belki de binlerce yıldır boşluk üzerine düşünürken yaşadığımız karmaşanın nedeni tam olarak bu.

İnsan, “orada hiçbir şey yok” dediğinde gerçekten neyi kastediyor?

Platon’un Timaeus’ta ortaya koyduğu chōra kavramını doğrudan boşluk ya da hiçlik olarak okumamak gerekir. Platon burada oluşan şeylerin ortaya çıkabileceği bir tür ‘kabul edici zemin’den söz eder. Chōra, duyusal dünyadaki şeylerden biri değildir ama onların meydana gelebileceği alanı mümkün kılar. Yani hiçbir şeyin bulunmadığı mutlak bir yokluk değil; oluşa yer açan üçüncü bir türdür.

Aristoteles’te ise boşluk sorusu çok daha fiziksel hale gelir.

Onun tartıştığı kenon, kabaca içinde hiçbir cismin bulunmadığı bir yer fikridir. Aristoteles böyle bir boşluğun doğada var olamayacağını savunur. Bunun nedenlerinden biri hareket teorisidir: Hareket hızını ortamın direnciyle ilişkilendirdiği için, hiçbir direncin bulunmadığı bir boşlukta hareketin nasıl açıklanacağı ciddi bir sorun yaratır. Daha sonra “doğa boşluktan nefret eder” diye özetlenecek düşünce de bu Aristotelesçi gelenekle ilişkilendirilir.

Fakat atomcular tam tersini söyler.

Leukippos ve Demokritos için evrenin anlaşılabilmesi için yalnızca atomlara değil, boşluğa da ihtiyaç vardır. Atomların hareket edebilmesi, birbirinden ayrılabilmesi ve farklı biçimlerde birleşebilmesi için aralarında bir açıklık bulunmalıdır.

Daha da ilginci, atomcular boşluğu “olmayan” ile ilişkilendirir fakat ona yine de gerçeklik tanırlar. Bir anlamda Parmenides’in yasakladığı şeyi yaparlar: “Olmayanın” da bir biçimde var olması gerektiğini söylerler. Ancak buradaki boşluk, bizim bugün metafizik anlamda kullanacağımız mutlak hiçlik değildir. Atomların içinde hareket ettiği maddesiz açıklıktır.

Burada felsefe ilk büyük dönüşünü gerçekleştirir.

Boşluk artık yalnızca varlığın eksik olduğu yer değildir. Varlığın hareket edebilmesinin koşuludur.

Yani yokluk sandığımız şey, varlığın koşulu mudur?

Newton’un mutlak uzayı, cisimler bulunsa da bulunmasa da varlığını sürdüren bir uzay anlayışıdır. Bir cismin gerçek hareketinden söz edebilmek için, yalnızca başka cisimlere göre konumuna değil, daha temel bir uzaysal çerçeveye ihtiyaç olduğunu düşünür.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Newton’un mutlak uzayı ile vakum aynı şey değildir.

Vakum, belirli bir bölgede maddenin bulunmamasıyla ilgilidir. Mutlak uzay ise maddeden bağımsız olduğu düşünülen uzaysal çerçevenin kendisidir. Başka bir deyişle Newton için bir bölge boş olabilir; ama o bölgenin içinde bulunduğu uzay ortadan kalkmaz.

Tiyatrodaki oyuncular değişebilir.

Leibniz ise tam burada itiraz eder. Uzayın cisimlerden bağımsız, kendi başına var olan dev bir kap olduğunu kabul etmez. Uzayı, şeylerin birbirleriyle kurdukları konumsal ilişkilerin düzeni olarak düşünür. Böylece soru bir kez daha biçim değiştirir:

Eğer hiçbir şey yoksa, onların arasında “mesafe” olduğundan söz edebilir miyiz?

Uzay, içindeki şeylerden bağımsız mıdır; yoksa yalnızca şeyler arasındaki ilişkilerin adı mıdır?

Einstein’la birlikte Newton’un değişmez uzay anlayışı terk edilir.

Özel görelilikte uzay ve zaman ayrı ve mutlak iki yapı olmaktan çıkar; uzay-zaman bütününün farklı gözlemciler için farklı uzay ve zaman ayrımları vardır. Genel görelilikte ise kütleçekim artık uzayda etkisini gösteren sıradan bir kuvvet olarak değil, uzay-zaman geometrisiyle ilişkilendirilir. Madde ve enerjiyle uzay-zamanın geometrisi birbirinden bağımsız düşünülemez.

Ama burada da sık yapılan bir hata var.

Einstein, “boş uzayın aslında maddeyle dolu olduğunu” söylemez.

Genel görelilikte vakum çözümleri mümkündür: Belirli bir bölgede madde bulunmaması, uzay-zamanın da ortadan kalkması anlamına gelmez. Hatta madde içermeyen bölgelerde bile uzay-zaman geometrisi fiziksel olarak anlamlı olabilir. 

Yani Einstein’ın getirdiği yenilik, boşluğu “gizlice dolu” hale getirmek değildir.

Uzay-zamanı yalnızca olayların gerçekleştiği edilgen bir kutu olmaktan çıkarmaktır.

Fakat boşluk ile hiçlik arasındaki ayrım, kuantum alan kuramına geldiğimizde çok daha belirgin hale gelir.

Gündelik dilde vakumu, “içinde hiçbir şey bulunmayan yer” diye düşünebiliriz. Laboratuvarda da vakum dediğimizde genellikle gaz moleküllerinin mümkün olduğunca azaltıldığı bir ortamdan söz ederiz. CERN’in parçacık hızlandırıcılarında proton demetlerinin gaz molekülleriyle çarpışmaması için çok yüksek vakum koşulları oluşturulması bunun doğrudan bir örneğidir.

Fakat kuantum alan kuramındaki vakum bundan daha farklıdır.

Burada vakum, alanların ortadan kalktığı bir hiçlik değil, kuantum alanlarının en düşük enerjili durumu olarak düşünülür. Modern parçacık fiziğinde temel alanlar evren boyunca tanımlıdır; parçacıklar da bu alanların uyarımları olarak ele alınabilir. Higgs alanı bunun en bilinen örneklerinden biridir ve Standart Model’de vakumda sıfır olmayan bir değere sahiptir.

Bu nedenle “vakumda hiçbir şey yok” cümlesi kuantum fiziğinde artık oldukça sorunludur.

Ama buradan hemen “hiçlik aslında parçacıklarla doludur” sonucuna da geçmemek gerekiyor.

Popüler bilim anlatılarında sıkça duyduğumuz “sanal parçacıklar boşlukta sürekli ortaya çıkıp kayboluyor” ifadesi, kuantum alan kuramının sezgisel bir anlatımıdır; sanal parçacıkları gözümüzün önünde doğup yok olan gerçek küçük cisimler gibi düşünmek yanıltıcı olabilir.

Casimir etkisi de bu noktada sıklıkla yanlış anlatılır.

Birbirine çok yakın iletken yüzeyler arasında ölçülebilir bir kuantum kuvveti ortaya çıkar. Bu etki kuantum alan kuramıyla başarıyla açıklanır. Fakat onu, “boşlukta gerçekten sanal parçacıkların dolaştığının deneysel kanıtı” diye yorumlamak zorunlu değildir; Casimir kuvveti sıfır-nokta enerjisini literal bir fiziksel madde gibi kabul etmeden de formüle edilebilir. 

Ve belki de bütün tartışmanın en kritik noktası burasıdır.

Fizik, boşluğu araştırabilir. Vakum oluşturabilir. Vakum durumlarının özelliklerini ölçebilir. Bir bölgede madde bulunmadığında ne olduğunu inceleyebilir. Ama bunların hiçbiri metafizik anlamdaki hiçlik değildir. Çünkü fiziksel vakumda hala fizik yasaları vardır. Alanlar vardır. Uzay-zaman vardır. Ölçülebilir nicelikler ve gerçekleşebilecek fiziksel olaylar vardır. Yani bir fizikçinin ‘boş’ dediği yer bile, filozofun ‘hiç’ dediği şeyden oldukça uzaktır.

Bütün bu dönüşümlerin ardından belki de ilk sorumuza dönmek gerekiyor.

Boş odadan her şeyi çıkardığımızda ne kalır?

Fizik bize bu soruya giderek daha ayrıntılı cevaplar verebilir. Molekülleri çıkarabiliriz. Atomları çıkarabiliriz. Parçacıkların bulunmadığı bir kuantum durumu tanımlayabiliriz. Ama bütün bunların sonunda hala ‘bir durum’dan söz ediyoruz. Hala fiziksel olarak tanımlanabilecek bir şey var.

O halde gerçek hiçlik için daha fazlasını çıkarmamız gerekir. Maddenin yanında alanları da. Uzayı da. Zamanı da. Fizik yasalarını da. Hatta “orada bir şey olabilirdi” deme imkanını bile.

Ve tam o anda bilimsel soru, yeniden felsefi bir soruya dönüşür.

Çünkü hiçbir fiziksel özelliği bulunmayan bir hiçliği nasıl ölçebiliriz?

Daha da önemlisi, hiçbir yeri, zamanı, özelliği ve imkanı bulunmayan bir şeyi nasıl düşünebiliriz?

Bir müziği yalnızca notalar meydana getirmez; notaların arasındaki sessizlik de ritmin parçasıdır. Bir cümleyi yalnızca kelimeler değil, aralarındaki boşluk okunabilir kılar. Bir odanın kullanılabilir olması, içindeki eşyalar kadar onların arasında kalan alanla da ilgilidir.

Evren için de benzer bir şey söylemek mümkün olabilir.

Boşluk, varlığın bittiği yer olmayabilir.

Varlığın başka türlü mümkün olduğu yer olabilir.

Belki Parmenides’in binlerce yıl önce karşılaştığı duvar hala aynı yerde duruyor. Hiçliği düşündüğümüz anda ona düşüncemizde bir yer açıyoruz. Adını koyuyoruz. Onu varlıktan ayırıyoruz. Hakkında cümleler kuruyoruz.

Yani hiçbir şey olmayan şeyi, daha konuşmaya başladığımız anda ‘bir şey’ haline getiriyoruz.

Hiçlik, düşünmeye başladığımız anda bile bir anlam kazanıyor.

Belki insanın boşluk karşısındaki huzursuzluğunun nedeni de budur.

Sessiz bir odada birkaç dakika kaldığımızda telefona uzanırız. Konuşmada birkaç saniyelik sessizlik oluştuğunda onu doldurmak isteriz. Takvimde boş bir gün, duvarda boş bir alan, masada boş bir sandalye bize yalnızca “orada olmayan” şeyi değil, orada olabilecek olanı da hatırlatır.

Boşluğu fark ettiğimiz anda ona bir imkan yükleriz.

Bu yüzden Aristoteles’in horror vacuisi yalnızca eski bir fizik anlayışının hatası gibi görünmeyebilir.

Belki insan da boşluktan pek hoşlanmıyor.

Dolduruyoruz.

Nesnelerle, seslerle, insanlarla, fikirlerle, hatta bazen yalnızca gürültüyle.

Ecehan Tanışık

Son İçerikler