Ana SayfaYorumKöşe YazılarıTekilliğin kıyısında kara delikler ve düşünen şey

Tekilliğin kıyısında kara delikler ve düşünen şey

Kara delik bize yalnızca evrenin en karanlık bölgelerinden birini göstermez. Aynı zamanda anlamanın sınırını da gösterir. Çünkü kara delik, bir gök cisminin yalnızca kendi içine çökmesi değil; bildiğimizin de bilinmezliğe çöküşüdür.

Çok büyük bir kütle, çok küçük bir alana sıkıştığında uzay-zamanı büker. Bu bükülme öyle güçlü hale gelir ki, belirli bir sınırdan sonra ışık bile dışarı kaçamaz. Bu sınıra olay ufku denir. Olay ufku, kara deliğin geri dönüşünün artık mümkün olmadığı eşiktir. Bu eşiğin ötesinden bize doğrudan bilgi taşıyacak bir ışık gelmez. Kara deliğin merkezine yaklaştıkça, madde yoğunlaşır. Genel görelilik burada uzay-zamanın aşırı derecede büküldüğünü, yoğunluğun sonsuza, hacmin sıfıra yaklaştığını söyler. 

Kara deliğin içine baktıkça daha da büyük bir derinlik görürüz. Fizik yasaları yavaşça sessizleşmeye başlar. Kara deliğin sonunda bizi ‘tekillik’ karşılar. 

İlk duyulduğunda ürkütücü gelen bu kavram, aslında düşünce tarihinde bize bütünüyle yabancı değildir. Tüm tarih, tekille genelin arasındaki gerilim olarak okunabilir hatta.  

Alman filozof Johann Gottlieb Fichte’de bu “tekil” nokta bilinçtir. Kant sonrası Alman idealizminin önemli isimlerinden biri olan Fichte, Hegel’in de sürekli hesaplaştığı düşünsel hattın merkezinde yer alır; “Ben”i yalnızca dünyaya bakan bir özne olarak değil, deneyimin, anlamın ve dünyanın belirişini kuran etkin bir hareket olarak düşünür. “Ben” önce kendini koyar; ardından kendi karşısında bir “ben olmayan”ı, yani sınırı, direnci ve dış gerçekliği bulur.

Bu düşüncede dünya, bilincin tamamen dışında duran donmuş bir bütün gibi görünmez. Daha çok, bilincin kendisiyle ve kendisi olmayanla kurduğu gerilim içinde şekillenir. Her şey tek bir noktadan, bilincin kendi hareketinden açılıyor gibidir. 

İkisinde de bizi benzer bir düşünsel sınıra yaklaştırır: Çokluk nasıl tek bir yoğunlukta toplanır? Ve bir noktaya yaklaştıkça neden açıklık değil, daha büyük bir yoğunlukla karşılaşırız?

Bir örnekle güçlendirelim argümanımızı. Bir insanı dışarıdan tanımlayabiliriz. Adını, yaşını, mesleğini, bedenini, alışkanlıklarını, konuşma biçimini, hangi olaylara nasıl tepki verdiğini söyleyebiliriz. Psikoloji onun davranışlarını açıklamaya çalışır. Sosyoloji onu toplumsal koşulları içinde okur. Biyoloji sinir sistemine, hormonlarına ve genlerine bakar. Felsefe ise bilincini, özgürlüğünü, arzularını ve varoluşunu düşünür.

İnsanın da bir olay ufku vardır.

Bir noktaya kadar yaklaşabiliriz. Bir insanı anlamaya çalışırız; hikayesini dinleriz, çocukluğunu, korkularını, kayıplarını, tutkularını ve sustuğu yerleri öğreniriz. Fakat tam merkezine yaklaştığımızı sandığımız anda başka bir derinlik açılır. Onu açıklayan her cümle bir yerinden eksik kalır. “Böyle biri” dediğimiz anda, o kişi bu tanımın dışına taşar. Tıpkı Heisenberg’in belirsizlik ilkesinde olduğu gibi, bir şeyi kesin olarak yakalamaya çalıştıkça başka bir yönünü kaçırırız.

Çünkü insan, yalnızca kendisi hakkında söylenebilenlerden ibaret değildir.

Belki de derinlik dediğimiz şey budur.

Biz çoğu zaman anlamayı, bir şeyi tamamen aydınlatmak sanırız. Yeterince yakından bakarsak her şey netleşecek, her davranışın sebebi bulunacak, her duygunun kaynağı açıklanacak ve her bilinmezlik çözülecek sanırız. Oysa bazı şeyler yaklaştıkça açıklığa değil, yoğunluğa kavuşur. Kara deliğin merkezinde olduğu gibi, insanın merkezinde de anlam yok olmaz; yalnızca bizim bildiğimiz anlam biçimleri yetersiz kalır.

Yani tekillik bir sınırdır.

Ama bu sınır, düşüncenin bittiği yer olmak zorunda değildir. Tam tersine, belki de düşünmenin en net başladığı yerdir. Çünkü bilmek, yalnızca açıklamak değildir. Bazen bilmek, açıklayamadığımız şeyin etrafında daha dikkatli durmayı gerektirir.

Belki de en büyük tekillik, gökyüzünde değil; “ben” dediğimiz o sonsuz yerde başlar.

Ecehan Tanışık

Son İçerikler