Felsefe neden var?
Bu soruya provokatif bir yerden cevap vermek mümkün: Felsefe olmasaydı bilim de olmazdı. Bunu söylediğimde özellikle “sayısal” düşünenlerin itiraz edeceğini tahmin etmek zor değil. Çünkü bugün bilim, ölçülebilir olanla, test edilebilir olanla tanımlanıyor. Felsefe ise çoğu zaman bunun dışında, daha belirsiz bir alan gibi görülüyor. Ancak tarihi değiştiremeyiz, bilim felsefeyle başladı.
Kelimenin etimolojisi aslında bunu açıklıyor. Antik Yunanca’da sophia bilgelik anlamına geliyor. Philia ise 3 farklı “sevmek” fiilinden; dostluk, paylaşım ve yakınlık içereni. Antik Yunanca’da sevgi tek bir kelimeyle ifade edilmiyor; Eros arzuya, Philia bağa, Agape ise özveriye işaret ediyor. Felsefe ise tam olarak bu ikinci anlamın içinden doğuyor: philo-sophia, yani bilgeliğe duyulan yakınlık, ona yönelme hali.
Yani bilginin peşine düşenlerdi filozoflar. Konu ayrımı olmadan, “Neden?” diye soranlardı. Thales doğaya soru sordu. Bugün bu soruların bazıları fizik, bazıları kozmoloji, bazıları ise matematik içinde ele alınıyor. Onlarsa hepsine “doğa felsefesi” dedi.
Üstelik bu sorular şaşırtıcı derecede tanıdık:
Evrenin temelinde ne var?
Değişim gerçekten var mı, yoksa bir yanılsama mı?
Doğa bir düzen mi izliyor?
Her şeyin bir nedeni olmak zorunda mı?
Zamanla bu sorular farklı yönlere ayrıldı. Ölçülebilen, hesaplanabilen, deneyle sınanabilen kısımlar giderek bugünkü ‘bilim’ dediğimiz fizik, kimya, biyoloji gibi alanlara dönüştü. Ayrımın tarihçesi çok eskiye dayanmıyor. Isaac Newton’un eseri; Philosophiae Naturalis Principia Mathematica, türkçesiyle “Doğa Felsefesinin” Matematiksel İlkeleri. 17. yüzyılda bile fizik, hala felsefenin bir parçası olarak adlandırılıyor.
Biz bugün felsefe ve bilimi iki ayrı branş olarak düşünüyoruz. Ancak bilimler hala felsefenin temel yapı taşlarını kullanıyor. Örneğin; hipotez kurmak. Hipotez, doğaya dair bir önerme ortaya atmak, aslında doğru soruyu sorabilme becerisine dayanıyor. Tümevarım, gözlemlerden genel sonuçlara ulaşmayı mümkün kılıyor. Tümdengelim, varsayımlardan sonuçlar üretiyor. Mantık ilkeleri, sistematik biçimde ilk kez Aristoteles tarafından ortaya konuyor. Bugün bilimin temel yöntemleri olarak gördüğümüz bu akıl yürütme biçimleri, köklerini felsefi düşüncede buluyor.
Ve en önemlisi; hepsinin temelinde ortak bir şey var; merak. Bilgiye yönelten ilk hareket, yani philo, tüm ölçümlerden önce geliyor.
Belki de meselemiz “felsefe mi bilim mi” sorusu değil. Daha çok, birinin diğerine ne yaptığı.
Felsefe soruyor.
Bilim cevap arıyor.
Bazen cevap buluyor, bazen bulamıyor. Ama her durumda yeni sorular ortaya çıkıyor.
Özetle; felsefede cevaplardan çok sorular önemlidir. Çünkü doğru soruyu sormadan, doğru cevabı bulmak mümkün değil. Bilim ilerledikçe bu daha da görünür hale geliyor. En gelişmiş teoriler bile, en temel sorulara geri dönüyor.
Ve bugün, teknoloji çağında, bu iki alanın yeniden birbirine yaklaşmasına en çok ihtiyaç duyduğumuz noktadayız. Yapay zeka yalnızca teknik ‘iyileştirmeler’ getirmiyor hayatımıza; neyin doğru, neyin adil, neyin “insani” olduğuna dair soruları da beraberinde getiriyor. Bu soruların hiçbiri yalnızca ölçümle, veriyle ya da hesapla cevaplanamıyor.
Tam da bu yüzden, mesele artık “felsefe mi bilim mi” değil. Çünkü biri olmadan diğerinin sınırları giderek daha görünür hale geliyor.
Felsefe doğuruyor, büyütüyor, bilimler birer ‘birey’ olana kadar yanlarında kalıyor.
Biz ayrıştıklarını sanırıyoruz ancak her zaman arkadan ‘kollamaya’ devam ediyor.
Ecehan Tanışık

