Platon’un Devlet metninde çok meşhur bir anlatı var: Mağara alegorisi.
Çocukluklarından beri bir mağarada yaşayan, ellerinden, ayaklarından ve boyunlarından zincirli insanlar düşünün. Belki de hiçbir zaman vücut algılarına sahip olmayan bir grup insan. Tek görebildikleri şey, karşılarındaki duvar. Arkalarında yine göremedikleri bir ateş yanıyor ve o ateşin önünden geçen nesnelerin gölgeleri mağaranın duvarına yansıyor.
Onlar için gerçeklik bu gölgelerden ibaret.
Başka bir dünya bilmiyorlar. Gölgelere isim veriyorlar, hangisinin hangi sırayla geleceğini bilmeye çalışıyorlar. Hatta belki de içlerinden bazıları bu gölgeleri daha iyi yorumladığı için bilge bile sayılıyor.
Ve bir gün tahmin edilen oluyor, içlerinden biri zincirlerinden çıkartılıyor. Zorla mağaranın dışına bırakılıyor. Ama gerçeklikle tanışması, aklımızdaki gibi bir aydınlanma olmuyor. Gözleri ışığa alışık olmadığı için önce hiçbir şey göremiyor, yalnızca acı duyuyor. Gerçek dünya, ona bir sarsıntı gibi geliyor.
Daha da vahimi zorla mağaraya geri getirildiğinde oluyor. Kimse ona inanmıyor.
İşte Platon için hakikat bu. Acı veren bir deneyim.
Hakikat yeni bir şey öğrenmek değil. Daha önce gerçek sanılan her şeyin gölge olduğunu fark etmek.
Hakikat huzur vermiyor, rahatsız ediyor.
Bu anlatı size fazla metafizik geldiyse, tarihe dönebiliriz. Galileo’nun savunduğu şey yalnızca gökyüzüne dair teknik bir ayrıntı değildi. Her şeyin Dünya çevresinde dönmediğini, Dünya’nın da Güneş çevresinde hareket eden gök cisimlerinden biri olduğunu söylediğinde, aslında insanın kendisini yerleştirdiği merkezi de yerinden oynatıyordu.
Çünkü mesele yalnızca gezegenlerin hareketi değildi.
Mesele, insanın kendini evrenin neresinde gördüğüydü.
Dünya merkezde değilse, insan da evrenin doğal merkezi olmayabilirdi. Göklerin düzeni değişirken, insanın kendine biçtiği yer de değişiyordu. Galileo doğruyu söylediği için hayatını ev hapsinde geçirmek zorunda kaldı.
Peki hakikat yalnızca “doğru” ya da “yanlış”tan mı ibaret?
Bakışımızı mağaradan alıp kapalı bir kutuya getirelim şimdi. İçinde bir kedi, radyoaktif bir atom ve atom bozunursa çalışacak ölümcül bir mekanizma var. Atom bozunursa kedi ölecek, bozunmazsa yaşayacak. Kedi ya ölüdür ya da değildir, değil mi? Biz yalnızca kutuyu açmadan hangisi olduğunu bilmiyoruz.
Ancak kuantum bir açı daha ekliyor ‘gerçekliğimize’. Atomun ölçüm yapılana kadar bozunmuş ve bozunmamış durumlarının bir aradalığı içinde düşünülebilmesi, bizi çok daha rahatsız ediyor. Schrödinger’in amacı da şiirsel bir “var mı, yok mu?” oyunundan öte, kuantum kurallarını gündelik dünyaya taşıdığımızda aklın nasıl tökezlediğini göstermekti.
Hakikat yalnızca acı değil, sorumluluk da demek.
Bilmek yapabilmektir aynı zamanda. Yapabilmek ise bazen insanı, sonucunu taşıması zor bir eşikle karşı karşıya bırakabilir. Oppenheimer çalışmalarını yaparken bilgilerinin Hiroşima’ya atılan atom bombasına dönüşeceğini bilmiyordu. Ve belki de ‘bilimsel’ hakikatin yalnızca “doğru” ve “yanlış”tan fazla olduğunu da.
Öyle ya da böyle, hakikat acıyı yanında taşıyor.
Çünkü cehalet konforludur. İnsan, mağaranın duvarına düşen gölgelerle yaşayabilir. Dünya kendi çevresinde dönüyormuş gibi hissedebilir. Gerçekliği net karşıtlıklarla düşünebilir. Yaptığı şeylerin sonuçlarını görmek zorunda kalmadan ilerleyebilir.
Ama bir kez ışık görüldüğünde, bir kez teleskop göğe çevrildiğinde, bir kez kutunun içindeki soru açıldığında, bir kez atomun bilgisi dünyayı değiştirdiğinde geri dönmek kolay değildir.
Ve Matrix’teki kırmızı ve mavi hap gibi soru bize sunulabilir:
Bilmemenin mutluluğu mu, hakikatin acısı mı?
Bugün bu soruya belki eskisinden daha çok ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü gölgeler yalnızca mağara duvarına düşmüyor. Ekranlara, veri setlerine, simülasyonlara, algoritmalara ve haber başlıklarına da düşüyor. Bir görüntü gerçek olabilir ama bağlamı eksik olabilir. Bir grafik doğru olabilir ama yanlış yorumlanabilir. Bir yapay zeka çıktısı ikna edici görünebilir ama temelsiz olabilir.
Hakikat, sadece ışığa bakmak değil.
O ışığın nereden geldiğini, neyi aydınlattığını ve nerede gölge bıraktığını da sormak.
Ecehan Tanışık

