Ana SayfaYaşamEğitimBilime güvenenler neden komplo teorilerine de inanabiliyor?

Bilime güvenenler neden komplo teorilerine de inanabiliyor?

Bilime güvenen insanların neden zaman zaman bilimsel komplo teorilerine de inanabildiği uzun süredir tartışılan bir soru. Current Biology’de yayınlanan yeni bir araştırma ise bu çelişkinin, insanların bilime ne kadar güvendiğinden çok bilimin nasıl işlediğini nasıl hayal ettikleriyle ilişkili olabileceğini ortaya koydu. Araştırmaya göre, bilimsel ilerlemeyi tek başına çalışan sıra dışı dahilerin başarısı olarak gören ve bilimsel bilgiyi ağırlıklı olarak belgeseller, podcast’ler ve popüler medya aracılığıyla edinen kişiler, komplo teorilerine daha yatkın olabiliyor.

Çalışmada, ABD’de yaşayan 843 kişiyle anket yapıldı. Araştırmacılar katılımcıların komplo teorilerine yatkınlıklarını, bilime duydukları güveni, eğitim düzeylerini, bilimsel bilgiye hangi kaynaklardan ulaştıklarını ve bilimsel ilerlemeye ilişkin düşüncelerini değerlendirdi. Sonuçlar, “dahi zihniyeti” olarak tanımlanan ve bilimsel ilerlemenin çoğunlukla toplumun karşı çıktığı tek bir olağanüstü kişinin sezgileri sayesinde gerçekleştiğine inanma eğiliminin, komplo teorilerine inanma olasılığını anlamlı biçimde artırdığını gösterdi.

Bilimin nasıl işlediğine dair yanlış algılar komplo teorilerini besleyebiliyor

Araştırmacılara göre popüler kültür bu algının oluşmasında önemli rol oynuyor. Bilim temalı filmler, diziler ve belgeseller çoğu zaman aynı anlatıyı izliyor. Hikayede çözülemeyen büyük bir sorun bulunuyor, ardından herkesten farklı düşünen bir bilim insanı ortaya çıkıyor, çevresi tarafından küçümseniyor ancak sonunda haklı olduğu anlaşılıyor. Bu anlatı, bilimsel keşiflerin gerçekte onlarca hatta yüzlerce araştırmacının ortak çalışması, sürekli denetim, eleştiri ve tekrar eden deneylerle ilerlediği gerçeğini büyük ölçüde arka planda bırakıyor.

Araştırmaya göre bu bakış açısı, komplo teorilerini savunan kişilerin kullandığı söylemlerle de örtüşüyor. Komplo teorilerini yayan isimler kendilerini çoğu zaman “gerçeği gören yalnız kişi”, bilimsel kurumları ise gerçeği gizleyen otoriteler olarak sunuyor. Bilimi zaten yalnız kahramanların devrim yaptığı bir süreç olarak gören kişiler de bu anlatıyı daha inandırıcı bulabiliyor.

Çalışmada dikkat çeken bir diğer bulgu ise bilimsel bilginin edinildiği kaynaklarla ilgili oldu. Bilimi daha çok podcast, belgesel ve benzeri gayriresmi kanallardan takip eden katılımcılar, hakem değerlendirmesinden geçmiş bilimsel yayınlar veya uzman kurumların içeriklerini tercih edenlere kıyasla komplo teorilerine daha yüksek eğilim gösterdi. Araştırmacılar bunun, söz konusu içeriklerin yanlış bilgi yaydığı anlamına gelmediğini, ancak popüler anlatıların bilimin işleyişini dramatik bireysel başarı hikayelerine indirgeme eğiliminde olduğunu vurguluyor.

Araştırmada ayrıca “dahi zihniyeti”nin bilime duyulan güven ile komplo teorilerine inanma arasındaki ilişkiyi de etkilediği görüldü. Bilim insanlarına düşük veya orta düzeyde güven duyan kişiler arasında, bilimsel ilerlemeyi yalnız dahilerin eseri olarak görenlerin komplo teorilerine inanma olasılığı belirgin biçimde daha yüksekti. Buna karşılık bilim insanlarına yüksek düzeyde güven duyan grupta bu etkinin büyük ölçüde ortadan kalktığı belirlendi.

Araştırmacılar, yalnızca yanlış bilgileri tek tek düzeltmeye yönelik doğrulama çalışmalarının sorunun temelini çözmekte yetersiz kalabileceğini belirtiyor. Onlara göre asıl ihtiyaç, toplumun bilimin nasıl üretildiğini daha iyi anlamasını sağlamak. Bilimsel bilginin bireysel sezgilerden değil; hakem değerlendirmesi, bağımsız doğrulama, farklı araştırma gruplarının katkısı ve zaman içinde oluşan bilimsel uzlaşı sayesinde güvenilir hale geldiğinin eğitimde daha görünür biçimde anlatılması gerektiği ifade ediliyor.

Araştırma ekibi, çocuklara yalnızca bilimsel kuramların öğretilmesinin yeterli olmadığını, aynı zamanda bilimsel topluluğun günlük çalışma biçiminin de aktarılması gerektiğini savunuyor. Böylece insanlar, bilimsel uzlaşının grup düşüncesinin değil, çok sayıda araştırmacının birbirini sürekli sınadığı uzun ve kolektif bir sürecin ürünü olduğunu daha iyi kavrayabilir. Araştırmacılara göre bu yaklaşım, gelecekte ortaya çıkabilecek yeni komplo teorilerine karşı toplumun daha dirençli hale gelmesine katkı sağlayabilir.

Kaynak: Current Biology

Son İçerikler