Ana SayfaYorumKöşe YazılarıKendimizden dünyaya: Bilinç nerede yaşar?

Kendimizden dünyaya: Bilinç nerede yaşar?

Descartes düşünceyi bedenden ayırdı, fenomenoloji ise bilincin dünyaya her zaman bir bedenle açıldığını hatırlattı. Peki, bedeni denklemden çıkardığımızda geriye hala düşünebilen bir “ben” kalır mı?

Gündelik dilde bilinci çoğu zaman içeride yaşayan bir varlık gibi düşünürüz. Bedenimiz dünyada hareket ederken, zihnimizin onun içinden çevreyi izlediğini varsayarız. Gözler görüntüyü toplar, kulaklar sesleri iletir, beyin bilgiyi işler; sonra içerideki bir “ben” bütün bunları görür ve anlamlandırır.

Fakat bu açıklama, küçük bir insanı daha büyük bir insanın içine yerleştirmeye benziyor. Beyindeki görüntülere bakan içsel bir göz varsa, o gözün gördüklerini kim görür? İçerideki izleyicinin de başka bir izleyiciye ihtiyacı olmaz mı?

Bilinci bir yerde oturan görünmez gözlemci olarak düşündüğümüzde sorunu çözemeyiz. 

Descartes’ın felsefesi bu içsel gözlemci düşüncesinin en güçlü kaynaklarından biri olarak karşımıza çıkar. Descartes, duyuların bizi yanıltabileceğini, gördüğümüz dünyanın bir rüya olabileceğini, hatta bedenimizin varlığından bile kuşku duyabileceğimizi söyler. Ancak kuşku duyarken düşünen bir şeyin varlığından kuşku duyamayız.

“Düşünüyorum, öyleyse varım.”

Bu cümle insanın varlığını önce düşüncede güvence altına alır. Beden kuşkulu olabilir; dünya bir yanılsama olabilir; fakat düşünen ben oradadır. Bilinç, böylece dünya ve beden geri çekildiğinde bile varlığını sürdürebilen bir iç kesinlik gibi görünür.

Ama burada başka bir soru ortaya çıkar.

Dünyayı ve bedeni bütünüyle geri çektiğimizde, geriye kalan bu Res Cogitans, yani “düşünen şey” ne düşünür?

Hatırlamak için geçmişe, görmek için görünene, istemek için bir imkana, korkmak için bir tehdide ihtiyaç duyarız. Bilinç, kendi içine kapalı ve hiçbir şeyle ilişki kurmadan var olan boş bir ışık değildir. Her zaman bir şeye açılır.

Husserl için bilinç, zihnin içinde duran bir nesne ya da bağımsız bir töz değildir. Algıların, anıların, hayallerin, yargıların ve arzuların canlı akışıdır. Bu yaşantıların her biri farklı olsa da ortak bir özellik taşır: Her biri bir şeye yönelir.

Bir kalemi görürüz. Çocukluğumuzu hatırlarız.

Henüz yaşanmamış bir yolculuğu hayal ederiz.

Bir olasılığı düşünür, bir haberi bekler, bir kaybın yasını tutarız.

Bilinç bu deneyimlerin arkasında duran ikinci bir nesne değildir. Onların gerçekleşme biçimidir.

Yani “Bilinç nerede bulunuyor?” sorusu; bilinci kalp ya da böbrek gibi bedenin içinde yer kaplayan bir şey olarak arar. Oysa bilinç bir nesne değilse, onu beynin içinde belirli bir konumda bulmayı beklemek de yanlış olabilir.

Bilinç bir bedenin içinde saklanan görünmez bir misafir değildir.

Dünyaya bedenle açılan bir ilişkidir.

Genel anestezi altındayken insan çevresinde olup bitenlerden habersizdir, değil mi? Ameliyat bittiğinde kişi gözlerini açar; arada geçen zamana ya da odada konuşulanlara ilişkin bilinçli bir deneyimi olmadığını düşünürüz. Peki gerçekte olan nedir?

2026’da yayımlanan bir araştırmada, anestezi altındaki hastaların hipokampusundaki tekil nöronların etkinliği kaydedildi. Hastalara ses dizileri ve konuşma kayıtları dinletildiğinde, nöronların beklenmedik sesleri ayırt ettiği, konuşmanın bazı anlam ve dilbilgisi özelliklerine tepki verdiği görüldü. 

Hatta sinirsel etkinlik, yaklaşan kelimelerin anlamına ilişkin birtakım tahminler taşıyordu. Ancak hastalar bu sesleri bilinçli olarak duyduklarını bildirmiyordu. Beyin bilgiyi işliyor, örüntüleri ayırt ediyor ve gelecekteki girdilere hazırlanıyor olabilirdi; fakat bütün bunlar yaşanan bir deneyime dönüşmüyordu.

Demek ki bilinç, yalnızca bilgiye sahip olmak değildi.

O bilginin birisi için mevcut olmasıydı aynı zamanda.

Araştırma, bilinci gizemli ve doğaüstü bir varlık gibi anlamamız gerektiği anlamına gelmiyor. Bilinci bir ‘nesne’ gibi ele alamayacağımızı gösteriyor. Bilinç hem dünyaya dair araştırmamız hem de dünyayı araştırabilmemizin koşulu olarak karşımıza çıkıyor.

Merleau-Ponty için algılayan özne, beynin içinde oturup dışarıdan gelen verileri seyreden bir izleyici değildir. Dünya ile zaten ilişki içinde bulunan canlı bir varlıktır (lived-body). Bilinç, hazır bir dünyanın zihinde oluşturulmuş kopyası değil; dünyanın bize görünür hale geldiği ilişkidir.

Bu nedenle bilinci ararken iki farklı indirgemeden kaçınmak gerekir. İlkinde bilinci bedenden bağımsız görünmez bir ruha dönüştürmek. İkincisi de bilinci beyindeki elektrik hareketleriyle özdeşleştirmek. Birinci açıklama bilincin dünyayla kurduğu maddi bağı kaybeder. İkincisi ise neden bütün bu işlemlerin yaşanan bir deneyime dönüştüğünü açıklamadan bırakır.

Belki de hala bilincin “nerede” olduğunu sormamızın nedeni, onu hala bir nesne gibi düşünmemizden kaynaklanır.

Araştırmalar, tek bir bilinç merkezinden çok, farklı işlevlerin ve ağların birlikte çalıştığı karmaşık süreçlere işaret ediyor. Yine de o haritanın üzerinde “ben” yazan tek bir nokta aramayı durduramıyoruz.

Çünkü insan, kendisini dünyanın merkezinden indirmeyi ne kadar zor kabul ettiyse, kendi zihninin merkezinde oturan mutlak bir yönetici olmadığını da o kadar zor kabulleniyor. Bilinci bir hükümdar, bedeni ve beyni ise onun emirlerini uygulayan araçlar gibi düşünmek belki de bu yüzden bize daha güvenli geliyor.

İnsan egosu, kendisini bu hikayenin yazarı değil de hikayenin içinde beliren karakterlerden biri olarak görmeye kolay kolay razı olmuyor.

Belki bilincin en zor sorusu, beyinde nerede bulunduğu değildir.

Belki de soru şudur:

Evrenin merkezindeki yerini kaybeden insan, kendi zihnindeki tahtını da kaybetmeye ne kadar hazır? 

Ecehan Tanışık

Son İçerikler