Ana SayfaNedenArkeolojiİskoçya’da en eski diş hekimliği örneği

İskoçya’da en eski diş hekimliği örneği

Bölgedeki iskelet kalıntıları ilk olarak 2006 yılında gerçekleştirilen kurtarma kazısı sırasında çıkarıldı. Kalıntılar arasındaki alt çene kemiğinin taşıdığı sır 2026 yılında çözülebildi. Bu arkeolojik veri, İskoçya’daki restoratif diş hekimliği uygulamalarının bilinen en eski somut örneği olarak kayıtlara geçti.

Araştırmacılar, modern diş hekimliğinin bir meslek olarak kurumsallaştığı 19. yüzyıldan çok önce gerçekleştirilen bu tedaviyi bir kuyumcunun uyguladığını düşünüyor. Hastanın kilisenin doğu kanadına defnedilmiş olması toplumun üst tabakasına mensup varlıklı bir kişi olduğuna işaret ediyor.

Restoratif diş tedavisi daha eskilere dayanıyor

Hasar görmüş veya eksik dişlerin onarılması veya değiştirilmesi olarak tanımlanan restoratif diş hekimliğinin kökenleri sanılandan çok daha eskiye dayanıyor olabilir. Arkeolojik bulgular uygulamaların Neolitik döneme hatta 14 bin yıl öncesine kadar uzanabildiğini gösteriyor. Geç Paleolitik dönemde çürüklere müdahale edildiğine ve İndus Vadisi’ndeki (bugünkü Pakistan) antik yerleşimlerde tedavi amaçlı diş delme işlemlerinin yapıldığına dair kanıtlar bulunuyor. Slovenya’da keşfedilen 6 bin 500 yıllık balmumu dolgusu ve Antik Mısır bulguları da bilinen en eski diş dolgusu uygulamaları arasında yer alıyor.

(A) Dudak ve (B) dil kısımlarından altın telin yakın çekim görüntüleri. (Jenna Dittmar/BDJ)

İskoçya’da bulunan söz konusu alt çene buluntusunun morfolojik (biçimsel) incelemeleri, kemikteki cinsiyete bağlı farklar nedeniyle hastanın erkek olduğunu gösteriyor. Bulgunun genel boyutu ve mevcut dişlerin gelişim aşaması ise bu kişinin öldüğünde yetişkin bir yaşta olduğunu kanıtlıyor. İncelemeler, hastanın ağız sağlığının oldukça kötü olduğunu ve birden fazla dişinde derin çürükler bulunduğunu gösteriyor. 

Yapılan analizlerde özellikle sağ yan kesici ile sol azı dişlerinin yarısından fazlasının çürük sebebiyle yok olduğu saptandı. Dişlerde hafif diş taşı birikimi görülse de kemikte herhangi bir kist veya apseye rastlanmadı. İskeletin toprak altında kaldığı süre boyunca gördüğü hasar,  hastanın yaşadığı ağız hastalıklarının tam olarak analiz edilmesini zorlaştırıyor.

Araştırmacıların dikkatini çeken en önemli bulgu, eksik sağ orta kesici dişin boşluğu üzerinden geçerek iki yandaki dişleri birbirine bağlayan ince altın tel. Dişlerin boyun kısmına dolanan bu tel, sol taraftaki dişte bir düğümle sabitlenmiş durumda. Telin diş yüzeyinde bıraktığı belirgin aşınma izleri, bu düzeneğin kişi hayattayken takıldığını ve uzun süre kullanıldığını gösteriyor. 

Telin dişin çekildiği yerdeki iyileşmiş doku üzerinden geçmesi işlemin diş kaybından uzun süre sonra yapıldığını kanıtladığı için araştırmacılar iki temel senaryo üzerinde duruyor. İlk senaryoya göre telin, çekilen dişin yerine yerleştirilen bir protez dişi tutmak amacıyla taşıyıcı bir köprü görevi gördüğü düşünülmekte. İkinci senaryoya göre bu düzenek, diş kaybı sonrası yandaki dişlerin kaymasını engellemek veya sallanan dişleri birbirine bağlayarak sabitlemek amacıyla yerleştirilmiş. 

Gelişmiş mikroskoplarla yapılan analizler telin 20 ayar altından yapıldığını ortaya çıkardı. Tel yüzeyindeki uzunlamasına çizikler, altının “tel çekme” yöntemiyle (metali küçük deliklerden geçirerek sündürme) şekil verildiğini ortaya koydu. Telin dişe bağlandığı düğüm ucundaki ezilme izleri ise işlemi yapan kişinin teli sıkıştırmak için pense benzeri bir alet kullandığını kanıtlıyor.

British Dental Journal’da yayınlanan bu çalışmaya dair araştırmacılar o dönemde dış görünüşün ahlaki karakterle ve sosyal saygınlıkla özdeşleştirilmesi nedeniyle altınla yapılan bu müdahalenin sadece fonksiyonel değil, aynı zamanda estetik ve sosyal statü kaygılarıyla yapıldığını düşünüyor.  Çalışma, modern tıp öncesi diş hekimliği uygulamalarının gelişimine dair önemli bir veri sunuyor.

Kaynak: British Dental Journal 

Son İçerikler