“Kortikal körlük”, hem gözün hem de görme sinirinin sağlıklı olmasına karşın, “oksipital lob” denen beyindeki görme merkezinin hasar görmesi sonucunda kişinin görmemesine yol açan görme kaybı. Bu sorun genellikle inme, travma, beyin tümörü veya oksijensiz kalma gibi sebeplerden ötürü ortaya çıkıyor. Dr. Ahmed Elbediwy (Kingston Üniversitesi Kanser Biyolojisi ve Klinik Biyokimya Kıdemli Öğretim Üyesi) ve Dr. Nadine Wehida (Kingston Üniversitesi Genetik ve Moleküler Biyoloji Kıdemli Öğretim Üyesi) The Conversation’da makalelerinde kortikal körlüğe sahip bireylerde neden şizofren oluşmadığını açıkladı. Makaleye göre şimdiye kadar yapılan çalışmalardan elde edilen bulgular, koruyucu etkinin körlükten ziyade beynin görsel korteksindeki erken gelişim farklılıklarıyla ilişkili olduğunu gösteriyor.
1950’de iki araştırmacı, yetişkinlikte görme yetisini kaybetmiş olan yazar Hector Chevigny ile psikolog Sydell Braverman, kör bireylerin psikolojik yaşamlarını incelerken dikkat çekici bir örüntüyle karşılaştı; neredeyse tüm toplumlarda görülen ruhsal hastalık şizofreni, doğuştan kör bireylerde hiç ortaya çıkmamıştı. Ancak bu gözlem, hastalıkla ilgili yeterli bilgi olmaması ve yeterince hasta verisinin bulunmaması nedeniyle onlarca yıldır pek incelenmedi. 2000’li yılların başında, büyük ulusal sağlık veri tabanlarının kullanıma girmesiyle araştırmacılar, bireyleri doğumdan yetişkinliğe kadar takip edebilme fırsatı yakaladı ve örüntünün geçerliliği doğrulandı.
En güçlü kanıt, 2018 yılında gerçekleştirilen ve Batı Avustralya’da 1980 ile 2001 yılları arasında doğan yaklaşık yarım milyon bireyi izleyen geniş kapsamlı bir çalışmadan geliyor. Bu çocuklardan bin 870’i şizofreni geliştirdi fakat kortikal körlüğe sahip 66 çocuğun hiçbirinde bu hastalığa rastlanmadı.
Görme engelli çocuk grubunun sayısı küçük olsa da, 70 yılı aşkın süredir elde edilen veriler aynı sonucu gösteriyor; doğuştan kör olup şizofreni geliştiren tek bir vaka bile bildirilmiş değil. Araştırmacılara göre, şizofreniye karşı söz konusu koruyucu etkinin özellikle kortikal körlüğe özgü olduğu görülüyor; yani sorun gözlerde değil, beynin görme korteksinde meydana gelen hasardan kaynaklanıyor.
Görme yetisini sonradan kaybeden ya da körlüğü göz kaynaklı olan bireyler ise şizofreni geliştirebiliyor. Bu da, körlüğün kendisinin belirleyici faktör olmadığını, görsel beyinle ilgili bir faktörün belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.
Şizofreni bir “öngörü” meselesi mi?
Şizofreni genellikle halüsinasyonlar (özellikle sesler duyma) ya da sıra dışı inançlarla ilişkilendirilir, görme ile değil. Araştırmacıların iddiasına göre bu bulgunun açıklaması, insanların ne gördüğünden çok, beynin dünyayı anlamlandırmak için görmeyi nasıl kullandığında yatıyor.
Bilim insanları artık şizofreniyi kısmen bir “öngörü (tahmin) bozukluğu” olarak değerlendiriyor. Beyin sürekli olarak çevresi hakkında tahminler üretir ve bunları duyusal verilerle karşılaştırır. Şizofrenide ise bu süreçte aksaklıklar ortaya çıkar. Zayıf ya da rastgele sinyallere gereğinden fazla önem verilir, tesadüfler anlamlı görünür, düşünceler dışarıdan geliyormuş gibi hissedilebilir. Hayal ile gerçeklik arasındaki sınır bulanıklaşır.
Görme, özellikle erken yaşam döneminde bu sistemi şekillendirmede büyük rol oynuyor. Görme korteksi, beynin en büyük ve en yoğun bağlantılara sahip bölgelerinden biri; yalnızca görme değil, öğrenme, dikkat ve duygularla da ilişkili. Doğumdan itibaren görsel girdi almadığında ise beyin farklı şekilde gelişiyor. Beyin görüntüleme çalışmaları, doğuştan kortikal körlüğü olan bireylerde bu bölgenin dil, hafıza ve akıl yürütme gibi işlevler için yeniden kullanıldığını gösteriyor.
Bazı araştırmacılar, bu erken yeniden yapılanmanın bir tür koruma sağlayabileceğine inanıyor. Görsel girdilerin oluşturduğu sürekli ve belirsiz sinyal akışı olmadığında, beyin dünyayı yorumlamak için daha istikrarlı yollar geliştirebilir. Bu da şizofrenide görülen hatalı, yanlış tahmin süreçlerinin ortaya çıkma riskini azaltabilir.
Zamanlama burada kritik bir rol oynuyor. Görme yetisinin daha sonra, hatta çocukluk döneminde kaybedilmesi bile aynı koruyucu etkiyi sağlamaz. Çünkü o zamana kadar beyin yıllarca görsel deneyimle şekillenmiş oluyor.
Şizofreniye karşı koruma sağlıyor mu?
Bulgular, körlüğün şizofreniye karşı pratik bir koruma yöntemi olabileceği anlamına gelmiyor ancak hastalığı anlamak ve tedavi etmek için yeni fikirler sunabilir.
Günümüzde kullanılan şizofreni tedavileri çoğunlukla beyin kimyasını, özellikle dopamin sistemini hedef alıyor. İlaçlar birçok hastada etkili olsa da herkes için işe yaramıyor ve ciddi yan etkilere yol açabiliyor. Eğer şizofreni kısmen beynin gerçekliği nasıl tahmin etmeyi ve yorumlamayı öğrendiğiyle ilgiliyse, gelecekteki tedaviler algıyı, öğrenmeyi ve beynin belirsiz bilgileri nasıl değerlendirdiğini de ele alabilir.
Araştırmalar şu anda, sinir hücreleri (nöronlar) arasındaki iletişimde ve öğrenmede önemli rol oynayan glutamat adlı beyin kimyasalı üzerine yoğunlaşıyor. Glutamat sistemleri, özellikle görme korteksinde ve beynin önemli ile önemsiz bilgiyi ayırt etmesini sağlayan devrelerde oldukça aktif. Çalışmalar, körlüğün kendisini değil, doğuştan körlüğün sağladığı nörolojik ipuçlarını temel alır.
Ancak bu alandaki çalışmalar henüz erken aşamada. Yine de, beynin en baştan nasıl geliştiğini daha iyi anlayarak bir gün şizofreni riskini azaltmanın ya da hastalığın en ağır formlarını önlemenin mümkün olabileceği fikri umut vadediyor.
Kaynak: The Conversation

