Northwestern Üniversitesi, ETH Zürich ve Complexity Science Hub Vienna’nın çalışması, Eurovision Şarkı Yarışması’nda ülkeler zamanla kazanan şarkılardan ders çıkarıyor; İngilizce sözler, pop türü, dans edilebilir ritimler ve daha yoğun şarkı sözleri giderek yaygınlaşıyor. Ancak bu ortak öğrenme, başarı formülünü kalıcı hale getirmiyor; tam tersine herkes aynı stratejiye yöneldikçe yarışma yeniden farklılaşma arayışına giriyor.
Literatürde Kızıl Kraliçe Hipotezi (Red Queen Effect); herkes başarılı görünen stratejiye uyum sağladıkça bu stratejinin avantaj olmaktan çıkması ve ‘hayatta’ kalmak için sürekli yeni farklar yaratma zorunluluğu doğmasına deniyor.
Eurovision bir veri laboratuvarına dönüştü
Araştırma, 1956’dan 2024’e kadar düzenlenen Eurovision yarışmalarındaki katılımcı ülkeleri, şarkı dillerini, sanatçıları, şarkı adlarını ve puanları içeren veriler üzerinden yürütüldü. Ekip, yarışma arşivini şarkı sözleri, dil tercihleri, tür sınıflandırmaları, dans edilebilirlik, akustiklik ve duygu temaları gibi değişkenlerle zenginleştirdi. Şarkı sözlerindeki temaları sınıflandırmak için büyük dil modellerinden, müzik türlerini ayırmak için yapay zeka destekli sınıflandırma yöntemlerinden yararlanıldı.
Araştırmacılar Eurovision’un 70 yıla yaklaşan tarihini üç ana dönem olduğunu söylüyor. 1974 öncesindeki döneme Oluşum Dönemi ismini veren araştırmacılara göre; katılımcı sayısı daha sınırlı, oylama kuralları daha değişken ve ülkelerin müzikal tercihleri daha yerel karakter taşıyor. 1974-2003 arasındaki Pekişme Dönemi’nde kurallar daha istikrarlı hale geliyor ve ülkeler birbirinin başarılı hamlelerini daha sistematik biçimde izlemeye başlıyor. 2004 sonrasındaki Genişleme Dönemi’nde yarı finallerin eklenmesi, daha fazla ülkenin katılması ve televoting etkisinin artmasıyla sistem yeniden değişiyor.
İngilizce pop avantajdan standarda dönüştü
Çalışmanın en dikkat çekici bulgularından biri, yarışmada İngilizcenin zaman içinde ortak dil haline gelmesi. Araştırmacılar, Fransızca ve Almanca şarkıların oranında yıllar içinde düzenli bir azalma olduğunu, 1999’dan sonra ise İngilizce kullanımında belirgin bir sıçrama yaşandığını belirtiyor. Bu değişim yalnızca dil düzeyinde kalmıyor; pop türü de giderek yarışmanın ana formuna dönüşüyor.
Bu durum ilk bakışta basit bir başarı reçetesi gibi görünüyor: “İngilizce söyle, popa yaklaş, ritmi dans edilebilir kıl ve geniş kitlelerin hızla kavrayabileceği bir yapı kur.” Ancak bu özellikler bir dönem avantaj sağlarken, çok sayıda ülke aynı kalıba yöneldiğinde artık ayırt edici olmaktan çıkıyor. Başka bir ifadeyle, İngilizce pop şarkısı Eurovision’da öne çıkmak için yeterli değil; yalnızca yarışma alanında kalabilmek için temel beklentiye dönüşüyor. İlerleyen yıllarda; Kızıl Kraliçe etkisiyle ülkeler kazananların özelliklerini taklit ediyor, benzer stratejiler yayılıyor ve yarışmanın genel düzeyi aynı yöne doğru kayıyor. Böylece bir zamanlar fark yaratan özellikler sıradanlaşıyor.
Araştırmanın önemli taraflarından biri, öğrenmenin yalnızca ülkelerle sınırlı olmadığını göstermesi. Eurovision organizatörleri de yarışmanın fazla öngörülebilir hale gelmesini önlemek için sistemi değiştiriyor. 2004’te yarı final uygulamasının başlaması, katılımcı ve oy veren ülke sayısındaki artışa verilen kurumsal bir yanıt olarak değerlendiriliyor. Oylama sistemindeki değişiklikler de yarışmanın hem adil hem de heyecanlı kalmasını sağlama çabasının parçası olarak okunuyor.
Bu nedenle Eurovision’da kesin bir kazanma formülü bulunmuyor. Araştırma, bazı özelliklerin başarı şansını artırabildiğini gösteriyor; ancak bu özellikler yaygınlaştıkça etkisini kaybediyor. Yarışmanın 70 yıl sonra bile sürpriz üretmesinin nedeni de tam burada yatıyor: Katılımcılar öğreniyor, organizasyon öğreniyor ve sistem her yeni stratejiyle birlikte yeniden şekilleniyor.
Kaynak: Royal Society Open Science

