Bir odada hiçbir şey değişmese, dışarıdan hiçbir ses gelmese ve önümüzde zamanı gösterecek bir saat bulunmasa da zamanın geçtiğini anlıyoruz. Düşüncelerimizin birbirini takip ediyor, sabırsızlığımız giderek artıyor.
İnsanlık zamanı giderek daha hassas araçlarla ölçmeyi öğrendi. Güneş saatlerinden mekanik saatlere, sarkaçlardan atom saatlerine… Fakat zamanı ne kadar hassas ölçersek ölçelim, ölçtüğümüz şeyin ne olduğu sorusu ortadan kalkmıyor.
Zamanı çoğu kez hareket ve değişim üzerinden anlıyoruz. Bir cismin önce burada, sonra başka bir yerde bulunması; Güneş’in doğup batması, bedenin yaşlanması ya da bir düşüncenin yerini diğerine bırakması bize zamanın geçtiğini söylüyor.
Ancak zamanı hareketle açıklamanın huzursuz edici bir yanı da var.
Elealı Zenon’un paradokslarından birinde, bir yolu tamamlamak isteyen kişinin önce yolun yarısını geçmesi gerekir. Ardından kalan yolun yarısını, sonra onun da yarısını katetmelidir. Yol böylece sonsuz sayıda küçülen parçaya bölünür.
Fakat hareket eden kişi sonsuz sayıda aşamayı tamamlamak zorundaysa, yolun sonuna nasıl ulaşabilir?
Paradoks yalnızca mekanla ilgili değildir. Yolun her parçasını geçmek için gereken zaman da daha küçük parçalara ayrılır. Bir hareketi tamamlamak, sanki sonsuz sayıda zaman aralığını geride bırakmayı gerektirir.
Sürekli bir hareket, hareketsiz anların toplamı olarak nasıl açıklanabilir?
Zenon’un yarattığı rahatsızlık tam olarak buradadır. Gördüğümüz şey ile onu açıklamak için kullandığımız kavramlar birbirine tam olarak uymaz.
Ve bu rahatsızlık bir daha hiç kaybolmaz.
Yüzyıllar sonra Augustinus, zaman üzerine düşünürken başka bir güçlükle karşılaşır: Geçmiş artık mevcut değildir, gelecek henüz gelmemiştir. Şimdi ise onu yakalamaya çalıştığımız anda geçmişe dönüşür.
O halde zaman, var olmayan üç parçadan mı oluşur?
Newton bu anlayışı en açık biçimine kavuşturan kişi oldu. Ona göre zaman, evrendeki olaylardan bağımsız olarak eşit ve düzenli biçimde akıyordu. Evren bütünüyle değişmeden kalsa bile zaman geçmeye devam edecekti.
Kant ise zamanı dış dünyadan alıp insana çekti.
Ona göre zaman, nesnelerin kendi başına sahip olduğu ve insanın sonradan keşfettiği bir özellik değildi. Nesneleri zaten zaman içinde algılıyor; olayları önce ve sonra biçiminde düzenliyoruz. Zaman, deneyim sonucunda öğrendiğimiz bir kavram değil, herhangi bir şeyi deneyimleyebilmemizin koşulu.
Yani insan dünyayı zamanın dışında algılayamıyordu.
Bu fikir uzun süre felsefe üzerinde güçlü bir etki yarattı. Zaman artık yalnızca fiziksel olayların ölçüldüğü dışsal bir büyüklük olarak değil, algının ve bilincin temel yapılarından biri olarak ele alınıyordu.
Yani zaman, bütün insan deneyiminin ortak ve zorunlu biçimiydi. Einstein’a kadar…
Görelilik kuramına göre zamanın akış hızı, gözlemcinin hareketine ve bulunduğu kütle çekim alanına bağlı olarak değişebiliyordu. Çok yüksek hızlarda hareket eden ya da güçlü bir kütleçekim alanında bulunan bir saat, başka bir saate göre farklı ilerliyordu.
Üstelik bu yalnızca saatlerin bozulması ya da ölçüm araçlarının yanılması değildi. Farklı ilerleyen, zamanın kendisiydi.
Böylece zaman, bütün evrenin üzerine yerleştirilmiş değişmez bir sahne olmaktan çıktı. Uzaydan, maddeden ve hareketten bağımsız değildi; onlarla birlikte değişen dinamik bir yapının parçasıydı.
Yine de zamanı ne kadar hassas ölçersek ölçelim, onu yalnızca saatlerde yaşamayız.
Fizik, farklı koşullardaki saatlerin neden farklı ilerlediğini açıklayabilir. Ancak bir dakikanın neden bazen saatler kadar uzun geldiğini ya da yıllar önce yaşanan bir anın neden bugün hala sürüyormuş gibi hissedildiğini tek başına söyleyemez. Saatin gösterdiği zamanla bilincin yaşadığı zaman birbirine değse de bütünüyle aynı değildir.
Belki zaman üzerine düşünürken yaşadığımız güçlük de buradan kaynaklanır. Tek bir sözcükle birbirinden farklı şeylerden söz ederiz: Hareketin ölçüsünden, evrenin fiziksel yapısından, geçmişi hatırlama biçimimizden ve geleceği beklerken duyduğumuz sabırsızlıktan…
Yüzyıllar boyunca verilen bütün bu cevaplara rağmen başlangıçtaki soruya geri dönüyoruz: Zaman, bizden bağımsız olarak dışarıda akan bir şey mi, yoksa değişimi birbirine bağlama ve kendi varlığımızı anlamlandırma biçimimiz mi?
Belki de zamanın geçtiğini hiçbir zaman doğrudan görmüyoruz. Saatin ibresinin yer değiştirdiğini, ışığın azaldığını, bedenimizin yorulduğunu ve düşüncelerimizin birbirini izlediğini görüyoruz. Sonra bütün bu değişiklikleri tek bir sözcük altında topluyor ve “zaman geçti” diyoruz.
Sessiz bir odada saatsiz kaldığımızda bile zamanın geçtiğini anlamamızın nedeni belki de budur. Dışarıda hiçbir şey değişmese bile biz değişmeye devam ederiz.
Belki de akan şey zaman değil, bizizdir.
Ecehan Tanışık

