Ana SayfaYorumKöşe YazılarıKendinde şeyden karanlık maddeye: Her şeyi bilemez miyiz?

Kendinde şeyden karanlık maddeye: Her şeyi bilemez miyiz?

Kant, felsefenin temel meselesini üç büyük soruda toplar: Neyi bilebilirim? Ne yapmalıyım? Ne umabilirim?

Soruların ilki bilginin sınırlarına, ikincisi ahlakın ve eylemin ölçütlerine, üçüncüsü ise inanç ve insanın nihai anlam arayışına açılır. Ama bu üç soru arasında belki de en sessiz olanı, en derin huzursuzluğu taşıyor: İnsan neyi bilebilir?

Çünkü bilmek çoğu zaman sandığımız gibi bir şeye sahip olmak değildir. Daha çok, bir eşiğe yaklaşmaktır. Görünmeyenin izini sürmek, karanlıkta kalan bir şeyi adlandırmaya çalışmak, bazen de dünyanın bize tam olarak açılmadığını kabul etmektir.

“Neyi bilebilirim?” sorusu, yalnızca bilgi teorisinin değil, insanın dünyadaki yerini anlama çabasının da merkezindedir. Çünkü insan, bilen bir varlık olmadan önce, bilme arzusuyla hareket eden bir varlıktır. Gökyüzüne baktığında yalnızca yıldızları seyretmez; onların ne kadar uzakta olduğunu, hangi maddelerden oluştuğunu, ne zaman doğup ne zaman söneceğini de anlamaya çalışır. Bir hücreye baktığında yalnızca yaşamın varlığını görmez; o yaşamın moleküler düzenini, genetik kodunu, hastalıkla ilişkisini çözmek ister.

Kant’ın sorusu bu yüzden yalnızca “İnsan ne kadar öğrenebilir?” sorusu değildir. Daha rahatsız edici bir yere dokunur: Dünya, kendisini bize ne kadar gösterir?

Kant’a göre insan, dünyayı hiçbir aracı olmadan, doğrudan “kendinde olduğu haliyle” bilemez. Deneyimlediğimiz dünya, bize zaman ve mekan içinde görünür. Olayları neden-sonuç ilişkileriyle düşünür, nesneleri birlik, çokluk, zorunluluk ve olasılık gibi kategorilerle kavrarız. Yani bilgi, dışarıdan gelen verinin pasif biçimde zihne kaydedilmesi değildir. Zihin, dünyayı belirli koşullar altında anlaşılır hale getirir.

“Kendinde şey”, şeylerin bizim onları deneyimleme biçimimizden bağımsız olarak ne olduklarını ifade eder. Biz dünyayı fenomenler, yani bize göründüğü haliyle biliriz. Ama şeylerin insan zihnindeki zaman, mekan ve kategorilerinden bağımsız varoluşunu doğrudan bilemeyiz. Bu, dünyanın olmadığı anlamına gelmez. Dünyanın bize görünen yüzüyle, bizden bağımsız varoluşu arasında bir ayrım olduğunu bize kendini verir.

Peki günümüz teknolojisiyle de bilginin sınırı aynı mı kalıyor?

İnsan artık yalnızca çıplak gözle görmüyor. Teleskoplarla evrenin uzak geçmişine bakıyor, mikroskoplarla hücrenin iç yapısını inceliyor, parçacık hızlandırıcılarıyla maddenin temel bileşenlerine yaklaşıyor, yapay zeka sistemleriyle insan zihninin tek başına işleyemeyeceği veri yığınlarında örüntüler arıyor. 

Her araç, duyularımızın yetmediği yere uzanan yeni bir organ gibi çalışıyor.

Ama bu genişleme, “her şeyi biliyoruz” anlamına gelmiyor. Tam tersine, her yeni araç bize dünyanın başka bir yüzünü açarken, bir o kadar da bilmediğimiz olduğunu hatırlatıyor her seferinde. 

Karanlık maddeyi etkilerinden ‘tanıyoruz’ ama ne olduğunu hala tam olarak bilmiyoruz. Ya da beynin aktivitesini görüntüleyebiliyoruz, hangi bölgelerin ne zaman aktifleştiğini izleyebiliyoruz ancak bu bize bilincin doğasını hala söyleyemiyor. 

Yine de tüm bunlar insanı güçsüz bir yere konumlandırmamalı. Bilgi, mutlak ve tamamlanmış bir sahip olma hali değildir. Daha çok, sınırları içinde genişleyen bir anlama çabasıdır. Bilim de gücünü buradan alır. Kendini tamamlanmış saymaz; gözlemlerini düzeltir, yöntemlerini yeniler, eski modellerini aşar, yeni sorular açar.

İnsan her şeyi bilemeyebilir. Ama bu, insan bilgisinin sabit ve kapalı olduğu anlamına da gelmez. Teknoloji, bilimsel yöntem ve düşünsel yenilikler; bilginin sınırlarını tamamen ortadan kaldırmasa da onları yerinden oynatır. Dün görünmeyen bugün ölçülebilir hale gelir. Dün yalnızca varsayım olan bugün deneyle sınanabilir. Dün hayal bile edilemeyen bir ölçek, bugün gözlem alanımıza girebilir.

Yani sınır vardır.

Ama bu sınır, düşüncenin bittiği yer olmak zorunda değildir.

Belki de bilginin sınırı bir duvar değil, yavaşça hareket edebilen bir eşiktir.

Ecehan Tanışık

Son İçerikler