Ana SayfaNasılABD ve NASA, neden 50 yıldır Ay’a astronot göndermedi? 

ABD ve NASA, neden 50 yıldır Ay’a astronot göndermedi? 

Amerika Birleşik Devletleri, Ay’a insan gönderen tek ülke konumunda. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), Apollo programı kapsamında 1969-1972 yılları arasında 6 farklı görevle toplam 12 Amerikalı astronotu Ay yüzeyinde çalışmalar yapması için gönderdi. Aralık 1972’de gerçekleştirilen son Apollo görevinde (Apollo 17) görev komutanı Gene Cernan, Ay’dan ayrılmadan önceki son adımlarını atarken, “Geldiğimiz gibi gidiyoruz, Tanrı’nın izniyle, tüm insanlık için barış ve umutla geri döneceğiz.” dedi. 14 Aralık 1972’de söylenen bu dokunaklı sözlerle Cernan, ayak izlerinin bir süreliğine Ay toprağına bırakılacak son izler olacağını biliyordu; çünkü planlanan Apollo görevleri (18, 19 ve 20) çoktan iptal edilmişti. 

Nihayetinde, NASA 1 Nisan’da saatler ABD, Florida’da 18.35’i (TSİ 2 Nisan’da 01.35’te) gösterdiğinde Artemis II adını taşıyan görevle, Orion uzay aracının (kapsül) entegre olduğu devasa Ay roketini fırlattı. Orion uzay aracının içindeki astronotlar Ay’a iniş gerçekleştirmeyecek olsa da Apollo 17’den bu yana insanlar yeniden Ay’ın yörüngesine girmiş oldu. Görevle NASA, Ay’ın Dünya’ya uzak olan tarafını (güney kutbu) yörüngesinden inceleme fırsatı bulacak. Artemis II astronotları Ay’a inmezken, NASA, Artemis IV göreviyle Ay yüzeyine iniş yapmayı planlıyor. 

Peki, neden ABD/NASA Ay’a insan göndermeye başladı ya da 50 yıldır neden Ay’a insan göndermiyordu? 

Ay’a insan göndermek için “siyasi sebep” gerekti

CNN International’da yayınlanan habere göre; Washington DC’deki Smithsonian Ulusal Hava ve Uzay Müzesi’nde Apollo Koleksiyonu küratörü ve bilim ve teknoloji tarihçisi Teasel Muir-Harmony, “Bu sorunun kısa cevabı ‘siyasi irade’. İnsanları Ay’a göndermek için çok büyük bir siyasi irade gerekiyor. Bunlar son derece karmaşık, gerçekten maliyetli, büyük ulusal yatırımlar. Uzun bir süre boyunca öncelik olması gerekiyor.” dedi.

Christina Koch, Reid Wiseman, Victor Glover ve Kanada Uzay Ajansı’ndan Jeremy Hansen (NASA/Aubrey Gemignani)

Muir-Harmony, bütçe kesintileri nedeniyle Apollo programının sona erdiğini hatırlatarak, insanları tekrar Ay’a göndermek için bir dizi başka federal girişim olduğunu sözlerine ekledi. Yani, insanlığın Ay’a ulaşmasının sebebini, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki teknoloji savaşına dayandırdı. Peki, o tarihe kadar neden insanlar Ay’a ya da uzaya çıkmadı da iki ülke arasında aniden “uzay”a çıkma yarışı başladı? 

2. Dünya Savaşı’nın füze teknolojileri uzay atılımına getirdi

Soğuk Savaş (1947-1991), iki süper güç ABD ve Sovyetler Birliği (SSCB) arasında doğrudan sıcak bir çatışma olmaksızın, ideolojik, askeri ve teknolojik üstünlük mücadelesiydi. Uzay, bu rekabetin yeni bir cephesi haline geldi. Uzaydaki her başarı, bir ülkenin teknolojik ve bilimsel üstünlüğünün somut bir kanıtıydı. Uzay çalışmalarının temelinde yatan en önemli itici güçlerden biri askeri kaygılardı. Uydu teknolojisi, düşman topraklarını gözetleme ve keşif yapma imkanı sunarken, asıl büyük hedef, kıtalararası balistik füze teknolojisini geliştirmekti. Dünyanın herhangi bir noktasını vurabilecek bu füzeler, caydırıcılığın zirvesiydi.

Uzay yolculuğu fikri yeni değildi ancak bunu mümkün kılacak teknolojik olgunluğa 20. yüzyılın ortalarına kadar ulaşılamamıştı. Roket biliminin temelleri 20. yüzyılın başında atıldı. Roket biliminin öncülerinden kabul edilen Rus bilim insanı Konstantin Tsiolkovsky, 1903 gibi erken bir tarihte sıvı yakıtlı roketlerin ve çok kademeli roketlerin teorisini ortaya koymuştu. Amerikalı Robert Goddard ise 1926’da ilk sıvı yakıtlı roketi fırlatarak teorinin pratiğe dökülebileceğini gösterdi. Ancak bu erken dönem roketleri, atmosfer dışına çıkabilecek güçten ve dayanıklılıktan yoksundu.

Gagarin

Uzaya çıkabilmek için devasa bir itki gücüne ve bunu finanse edecek kaynaklara ihtiyaç vardı. II. Dünya Savaşı öncesinde roket çalışmaları, sınırlı bütçelerle ve daha çok bilimsel merakla yürütülüyordu. Savaşın getirdiği hayatta kalma mücadelesi ve ardından gelen Soğuk Savaş’ın baskısı, bu alana aktarılan kaynakları katlayarak artırdı.

İki süper gücün uzay sistemlerini bu kadar hızlı geliştirmesinin ardındaki en büyük sır, II. Dünya Savaşı’nın sonunda yaşandı. Savaşın kaderini değiştirmek isteyen Nazi Almanyası, Wernher von Braun liderliğinde dünyanın ilk uzun menzilli balistik füzesi olan V-2 roketini geliştirdi. V-2, modern roket teknolojisinin atası olarak kabul edilir. Savaşın sona ermesiyle birlikte ABD ve SSCB, Alman roket teknolojisini ele geçirmek için adeta bir yarışa girdi. ABD, “Paperclip Operasyonu” kapsamında Wernher von Braun ve 100’den fazla üst düzey Alman roket bilimcisini “kaçırdı”. SSCB ise V-2 roketlerinin parçalarını ve bazı Alman mühendisleri ele geçirerek kendi roket programının temelini oluşturdu.

SSCB, 4 Ekim 1957’de Sputnik 1 ile dünyanın ilk yapay uydusunu uzaya fırlatarak ‘uzay yarışı’nı resmen başlattı. ABD, ulusal güvenlik ve prestijini kurtarmak için NASA’yı kurdu ve kaynaklarını Apollo Projesi gibi devasa programlara yönlendirdi.

SSCB, 12 Nisan 1961’de Vostok 1 aracıyla kozmonot Yuri Gagarin’i uzaya gönderdi. Dünya yörüngesinde 108 dakikalık uçuş yapan Gagarin, “uzaya çıkan ilk insan” oldu. ABD ise yarışın nihai hedefi olarak görülen Ay’a inişte öne geçti. 20 Temmuz 1969’da Apollo 11 göreviyle Neil Armstrong ve Buzz Aldrin Ay yüzeyine ayak bastı (Michael Collins ise Ay yörüngesinde modülde bekledi). 

SSCB dağıldı, yönetimler değişti

1991 yılında SSCB dağıldı, iki ülkede de başkanlık yönetimleri değişti ve beraberinde büyük ölçekli uzay programları açısından da öncelikler değişti. Uzun yıllar sürecek, önemli miktarda bütçe ve genel olarak çok fazla kaynak gerektirecek bir programı sürdürmek için gerekli “siyasi irade” görülemedi. 

NASA’da otuz yılı aşkın süre baş teknoloji uzmanı olarak çalışan Les Johnson da hızla değişen siyasi hedeflerin önemli bir faktör olduğu konusunda hemfikir. Johnson, NASA’nın insanlı uzay uçuşu hedeflerinin ve amaçlarının her dört ila sekiz yılda bir tamamen değiştiğini söylüyor. 

Artemis 2’nin fırlatılışı (NASA/Bill Ingalls)

Les Johnson durumu şöyle özetliyor: “1990’da NASA’ya katıldığımda, o zamanki Başkan George H.W. Bush tarafından Ay’a geri dönmemiz emredilmişti. Ancak Başkan Clinton 1993’te göreve geldiğinde bunu iptal etti. ‘Uzay istasyonunu gerçekleştireceğiz, Ay’a geri dönmekle ilgili hiçbir şey yapmayın’ dedi. Ardından 2001’de George W. Bush geldi ve Ay’a geri dönmeye odaklanalım’ dedi.” 

Döngü, Barack Obama’nın NASA’nın önceliklerini asteroit örneklemesine doğru kaydırması ve Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde Ay’a öncelik vermesiyle devam etti. 2020’den sonra Joe Biden bu döngüyü kırdı. Tekrar Trump’ın seçilmesiyle ABD yeniden Ay’a yöneldi. 

Ay’a dönmek teknik zorlukları da beraberinde getiriyor

Ay görevleri açısından teknik zorluklar da mevcut. Dünya’nın doğal uydusu yaklaşık 400 bin kilometreden fazla uzaklıkta ve tüm Ay iniş girişimlerinin yarısından fazlası başarısızlıkla sonuçlandı.

50 milyar dolardan fazla bir maliyetle tamamlanan bir roket ve uzay aracı kullanan Artemis programıyla başarılı olunması umuluyor. 

Bu noktada birçok kişi “Apollo devam edemez miydi” sorusunu yöneltiyor. Ancak Apollo programında çalışan çoğu personel hayatını kaybetti. Eski NASA uzay mekiği program yöneticisi Wayne Hale, Human Exploration and Operations Committee toplantısında daha önce şöyle demişti: “İnsanlar Apollo’da neyin yanlış olduğunu soruyor. Apollo’da yanlış olan şey, sona ermesiydi.”

Apollo 17 görevinden (NASA)

Ayrıca, Apollo programındaki uzay araçları ve roketlerinin modern bir akıllı telefondan daha az güçlü bilgisayarlar tarafından kontrol edildiği dile getiriliyor. NASA çeşitli görevlerde yeni bilgisayarlı teknolojileri kullanıyor olsa da özellikle insanlı bir uzay uçuşu, bilişimdeki ilerlemeleri doğrudan daha kolay ve ucuz Ay görevlerine dönüştürmeyi imkansız kılacak kadar karmaşık, tehlikeli ve pahalı. Dünyada sıradan insanların etkileşimde bulunduğu teknolojiler, milyonlarca kullanıcı tarafından test edilmiş ve on yıllarca süren seri üretimle geliştirilmiş olmanın avantajını da taşıyor. Ancak derin uzaya yönelik karmaşık görevler, milyarlarca dolarlık sözleşmeler ve aynı hedefe yönelik yıllarca süren sürekli çalışma gerektiriyor; bu da Apollo’dan bu yana başkanlık yönetimlerinin çeşitli insanlı uzay keşif programlarını durdurup başlatması nedeniyle elde edilmesi zor bir senaryo.

Teknik bakımdan, Apollo ve Artemis uzay araçları arasındaki farklar çok büyük. Orion’un uçuş bilgisayarları, Apollo’yu yönlendiren tek makineye göre 20 bin kat daha hızlı ve 128 bin kat daha fazla belleğe sahip. Orion kapsülü astronotlara daha büyük alan sunuyor; üstelik tuvaleti bile var. İlk kez bir insanlı uzay görevinde tuvalet olduğunu hatırlatalım ve bunun en büyük sebebi de mürettebatta kadın astronot olması (Christina Koch, Ay’a gönderilen ilk kadın). Bu arada, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda banyo yapmak ve tuvalet kullanımı için bir kabin yer alıyor. SpaceX’in Crew Dragon kapsülünde de vakumlu tuvaleti olan küçük bir özel alan bulunuyor. 

NASA, evrene ve gezegenlere odaklandı

NASA, 1970’lerin ortasından itibaren enerjisini Ay’a gitmekten, uzayda yaşamayı ve çalışmayı öğrenmeye kaydırdı. NASA, Apollo kapsülleri gibi tek kullanımlık ve çok pahalı araçlar yerine, uçak gibi kalkıp inebilen bir araçları önceliklendirdi. 1981’den sonra odak; yörüngeye uydu fırlatmak, uzaya Hubble gibi teleskoplar göndermek, Uluslararası Uzay İstasyonu kurmak şeklindeydi. Dünya’nın alçak yörüngesinde (yaklaşık 400 km yükseklik) dönen Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS), NASA, Roscosmos, ESA, JAXA ve CSA’nın işbirliğiyle 2000 yılından beri aralıksız işletiliyor. 

İnsan vücudunun yerçekimsiz ortamda nasıl değiştiğini (kemik erimesi, radyasyon etkileri vb.) anlamadan Mars’a veya Ay’a kalıcı olarak gitmek imkansızdı. ISS, bu biyolojik ve fiziksel testlerin yapıldığı devasa bir laboratuvar görevi üstleniyor. Yani, Ay’a gitmek yerine uzayda bir “ev” kuruldu. 

Artemis 2 astronotlarını taşıyan Orion uzay aracının rotası

İnsanlı bir görevde bütçenin yaklaşık yüzde 80-90’ı sadece o insanları hayatta tutmak ve geri getirmek için harcanır. NASA, kısıtlı bütçesiyle “yaşam desteği” yerine “saf bilim” yapmayı seçerek robotik araçlara öncelik verdi. Örneğin, Voyager 1 ve 2 Güneş Sistemi’nin dışına kadar giderek dev gezegenleri fotoğrafladı. Cassini, Satürn’ün halkalarını ve uydularını (özellikle yaşam ihtimali olan Enceladus’u) yıllarca inceledi. Sojourner, Spirit, Opportunity, Curiosity, Perseverance gibi Mars keşif araçları, Ay’a bir insan gönderme maliyetinin çok küçük bir kısmıyla Mars’ta yıllarca mesai yaptı, suyun izini sürdü ve toprak örneklerini analiz etti. 

NASA, kaynaklarının önemli bir kısmını sadece gezegenlere değil, zamanın başlangıcına bakmaya da ayırdı. James Webb Uzay Teleskobu (JWST) gibi projeler, insanlı Ay uçuşlarıyla yarışan devasa bütçelere (10 milyar dolar) sahip. Bu projelerin “Biz kimiz ve nereden geldik?” sorusuna, bir astronotun Ay’dan getireceği taş örneğinden çok daha kapsamlı cevaplar sunduğu düşünülüyor. 

NASA’nın amacı bu kez farklı 

Apollo ve Artemis programları karşılaştırılırken, ikisinin tamamen farklı amaçlar taşıdığı belirtiliyor. Apollo’da amaç Ay’a ayak basmaktı ve ABD bayrağını taşımaktı. Şimdi NASA, Artemis astronotlarının bir Ay üssünde yaşamasını ve çalışmasını sağlayacak altyapıyı oluşturmak istiyor, nihayetinde Ay’da sürdürülebilir, kalıcı bir insan varlığı oluşturmayı hedefliyor.

Bu kez Çin ile rekabet kızıştı  

Apollo programı, dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy’nin 1961’de Kongre’ye verdiği “bu on yıl bitmeden Ay’a insan indirme” sözüyle şekillendi. Bu hedefin arkasında, Soğuk Savaş’ın getirdiği prestij mücadelesi ve özellikle yeni kurulan ülkelerde Sovyet etkisini kırma isteği vardı. 

Bugüne gelindiğinde ise ABD, Çin’i ana rakip olarak konumlandırıyor ve Ay keşfi için Artemis Anlaşmaları adı altında 60’tan fazla ülkeyi bir araya getiriyor. Anlaşmalar, 1967 Uzay Anlaşması’na dayansa da bazı analistler ticari madenciliğe izin vererek bu anlaşmayı ihlal ettiklerini savunuyor. Çin ise Artemis Anlaşmaları’na katılmış değil ve 2030’a kadar Ay’a insan göndermeyi planlıyor. Yani, ABD ile Çin arasında yeni bir ‘uzay yarışı’ algısı oluştu. 

Kaynak: 2N News, CNN International, National Air and Space Museum, The Atlantic

Son İçerikler