Ana SayfaYaşamÇevreRadyasyona rağmen insansızlık yaban hayatını canlandırdı

Radyasyona rağmen insansızlık yaban hayatını canlandırdı

Çernobil faciası, 26 Nisan 1986 tarihinde o dönem Sovyetler Birliği’ne bağlı Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen, dünya tarihinin en büyük nükleer kazası olarak biliniyor. Santralin dördüncü reaktöründeki bir güvenlik testi sırasında yaşanan ani güç dalgalanması ve ardından gelen patlamalar, atmosfere büyük miktarda radyoaktif madde salınmasına neden olarak Avrupa’nın geniş bir kesimini etkiledi. 

Olay sırasında 30 kişi hayatını kaybetti, 2 bin 600 kilometre karelik yasak bölge oluşturuldu. Bölgede yaşayan 115 bin kişi tahliye edildi, facia nedeniyle geniş alanlar yaşanamaz hale geldi, doğrudan ölümlerin yanı sıra uzun vadede binlerce insanın kanser gibi radyasyona bağlı sağlık sorunları yaşamasına neden oldu. 

Çernobil Yasak Bölgesi’nin oluşturulmasına yol açan facianın üzerinden 40 yıl geçti. 1986’dan bu yana bölge yaban hayatı sığınağına ve devasa laboratuvara dönüştü. Kurt, tilki, Avrasya vaşağı, geyik ve yaban domuzu popülasyonları önemli ölçüde arttı. Bu arada boz ayılar ve Avrupa bizonu gibi türler geri döndü. 

Araştırmalar; avcılık, tarım ve yapılaşma eksikliğinin hayvan sayıları üzerinde, radyasyonun olumsuz etkisinden daha olumlu bir etki oluşturduğunu gösteriyor. Radyasyonun bitki ve hayvanlara, özellikle de nükleer santralin yakınındaki 10 kilometre karelik “Kızıl Orman”da büyük zarar verdiği konusunda şüphe yok. Hatta bu alana, yüksek radyasyon emilimi nedeniyle ölen ve kızıl-kahverengiye dönen çam ağaçlarına nedeniyle Kızıl Orman deniliyor. Ancak uzun vadeli çalışmalar, insanların yokluğunda biyoçeşitliliğin arttığını ortaya koyuyor.

Nadir türlerin dönüşü

Lancaster Üniversitesi Şehir Tasarımı Profesörü Nick Dunn, The Conversation’daki yazısına göre, bazı nesli tehlike altındaki türler yasak bölgeye geri döndü; 1998’de koruma deneyi olarak bölgeye salınan Przewalski atları da dahil. Przewalski atlarının sayısı 150’nin üzerine çıktı. Bölgeden kaybolan hem Avrasya vaşağı hem de Avrupa bizonu geri döndü ve popülasyonlarını oluşturdu. Kara leylek, ak leylek ve ak kuyruklu kartal gibi çeşitli kuş türleri de yaşıyor. 

En önemlisi, avlanmak için sulak alanlara ihtiyaç duyan ve insan rahatsızlığına karşı çok hassas olan, küresel ölçekte nesli tehlike altındaki büyük orman kartalının geri dönüşü gösteriyor. Nükleer kaza sırasında bölgeden yok olmuştu fakat 2019’da çalışma alanında dört çift kaydedildi ve bölgenin Belarus kısmında en az 13 çiftin yuva yaptığı belgelendi. Bugün bu bölge, dünyada bu nadir türün nüfusunun arttığı tek yer.

Kurbağalar renk değiştiriyor

Bazı türlerin radyoaktif ortama uyum sağladığına dair bilimsel kanıtlar da mevcut. Örneğin, bölgedeki ağaç kurbağaları daha koyu renkli; çünkü yüksek melanin seviyeleri radyasyon hasarına karşı koruma sağlıyor olabilir. Avrasya kurtları üzerindeki araştırmalar, kronik radyasyona hayatta kalmak ve kanser risklerini azaltmak için potansiyel adaptasyonlara işaret ettiğinden, kurtlarda da gelişen bir direnç olduğu görülüyor.

Adaptasyonlar hayvanlarla sınırlı değil. Dördüncü reaktörün içinde büyüyen siyah bir mantar ilk olarak 1991 yılında uzaktan kumandalı robotlar kullanılarak keşfedildi. Ultraviyole ışığa karşı koruma sağlayabilen melanini, gama radyasyonunu normalden daha hızlı büyümek için enerjiye dönüştürmek amacıyla kullandığı görülüyor.

Ayrıca, bölgedeki bazı bitkiler yüksek radyasyon seviyelerine yanıt olarak DNA onarımı sergiliyor. Bu tür bir adaptasyon, bitki örtüsünün hayatta kalmak için evrimleştiği anlamına geliyor; bazı bitkiler ağır metalleri ve radyasyonu yönetme konusunda gelişmiş yetenekler gösteriyor.

Hayvanlar neden değişti? 

Portsmouth Üniversitesi Çevre Bilimleri Profesörü Jim Smith ise The Conversation’daki yazısında, doğanın yeniden canlanmasının ardındaki temel nedenin radyasyonun etkileri değil, insanların bölgeden tamamen çekilmiş olması şeklinde açıklıyor. 

Araştırmacı, popüler medyanın sık sık dile getirdiği “mutant hayvanlar” veya “radyoaktif köpekler” hikayelerinin bilimsel gerçeklerle örtüşmediğini, Çernobil yasaklı bölgesinin aslında devasa bir doğa rezervine dönüştüğünü vurguluyor. Bölgedeki ekosistemler radyasyona karşı şaşırtıcı bir direnç gösterirken, asıl belirleyici faktörün tarım, avcılık ve yerleşim gibi insan faaliyetlerinin durması olduğu ifade ediliyor.

Nick Dunn da alışılagelmiş ekolojik kuralların bölgede artık geçerli olmadığını ve Çernobil’in olağanüstü yaban hayatına sahip olduğunu vurguluyor. Dunn, örnek olarak, felaketin ardından terk edilen yüzlerce evcil köpeğin, Ukrayna’nın diğer yerlerindeki populasyonlarda genetik olarak farklılaşan vahşi köpeklere dönüştüğünü ileri sürüyor. 

Smith’in iddiasına göre ise, Çernobil’deki köpekler üzerinde yapılan genetik çalışmalar bile, gözlemlenen farklılıkların radyasyon mutasyonundan ziyade izolasyon, beslenme ve akrabalı çiftleşme gibi doğal süreçlerden kaynaklandığına işaret ediyor. 

Çernobil şu anda Avrupa’nın en büyük doğa koruma alanlarından biri ve özellikle ekosistemlerin bozulmadan nasıl toparlandığına dair ekolojik araştırmalar için önemli bir alan sağlıyor. 

Öte yandan, tüm sonuçların Çernobil’deki flora (belirli bir bölgeye, ekosisteme ya da jeolojik zamana özgü bitki türlerinin toplamı) ve fauna (belirli coğrafi bölgede, ekosistemde veya jeolojik zaman diliminde yaşayan hayvan türlerinin tümü) için faydalı olmadığı net.

Kaynak: The Conversation, 2N News

Son İçerikler