Ana SayfaNedenBiyolojiFetal mikrokimerizm: Anneler ve çocukları onlarca yıl birbirlerinin hücresini taşıyor 

Fetal mikrokimerizm: Anneler ve çocukları onlarca yıl birbirlerinin hücresini taşıyor 

Bir kadının bedeninde, kendisinden genetik olarak farklı hücreler bulunabilir. Bunların çoğu gebelik sırasında fetüsten anneye geçen hücreler. Aynı şekilde bir bebeğin, çocuğun bedeninde de anneden fetüse geçen hücreler bulunabilir. Tıp ve biyoloji dünyasında uzun yıllardır araştırılan bu fenomene (olguya) “mikrokimerizm” adı veriliyor. 

1893 yılında, Leipzig Üniversitesinden Alman patolog Georg Schmorl, dönemin en ölümcül gebelik komplikasyonlarından eklampsi (gebelik zehirlenmesi) üzerine çalışıyordu. Hastalığın nedenini araştırmak için eklampsi nedeniyle ölen 17 kadının otopsisini yapan Schmorl, birçok organda anormallik tespit etti. Ancak asıl şaşırtıcı bulgu akciğerlerdeydi; plasentaya benzer büyük, çok çekirdekli hücreler keşfetti. O dönemde bu hücrelerin kökeni tam olarak anlaşılamamıştı. Ancak bir asırdan fazla süre sonra gelişen teknolojiler, bu hücrelerin aslında fetüsten anneye geçmiş hücreler olduğunu kesin olarak ortaya koydu.

Günümüzde modern genetik teknikler sayesinde fetal hücrelerin annenin beyninden kalbine, böbreğinden tiroidine kadar pek çok dokuda yıllarca kalabildiği biliniyor. Ancak hücrelerin işlevi konusunda cevap bekleyen onlarca soru bulunuyor. Çünkü bazı çalışmalar bu hücrelerin bağışıklık sistemini düzenleyerek fayda sağladığını öne sürerken, diğer çalışmalar otoimmün hastalıklara zemin hazırlayabileceğine işaret ediyor. 

Mikrokimerizm nedir? 

Günümüzde “mikrokimerizm”, bir bireyin vücudunda kendinden genetik olarak farklı, az sayıda hücre bulunması olarak tanımlanıyor. En yaygın nedeni gebelik. Hamilelik sırasında fetal hücreler anne kan dolaşımına geçerken, anne hücreleri de fetüse ulaşabiliyor. Ancak bu durum yalnızca gebelikle sınırlı değil; kan nakli, organ nakli ve ikiz gebelikler de mikrokimerizme yol açabiliyor.

Araştırmalar, fetal kaynaklı hücrelerin annenin böbrek, karaciğer, dalak, akciğer, kalp ve hatta beyin gibi birçok organında bulunduğunu gösteriyor. Doğumdan sonra sayıları hızla azalsa da bu hücreler kadınlarda on yıllarca varlığını sürdürebiliyor. 

(Freepik)

The Scientist’in 2024 tarihli haberine göre, Hamburg-Eppendorf Üniversitesi Tıp Merkezinden anne-fetal bağışıklık araştırmacısı Petra Arck, bu hücrelerin çok az sayıda olmasının tespitini zorlaştırdığını ve bilim dünyasında şüpheyle karşılanmalarına yol açtığını belirtiyor. 

Mikrokimerizm araştırmaları, fetal hücrelerin gebelik sırasında ve sonrasında çeşitli hastalıklarla ilişkili olabileceğini ortaya koyuyor. Gebelik sırasında, anne kanında fetal kaynaklı hücre sayısının fazla olması, preeklampsi ve şiddetli hipertansiyonla ilişkilendiriliyor. Doğum sonrası dönemde ise bu hücreler, Hashimoto hastalığı (tiroid bezi otoimmünitesi) olan kadınların tiroid dokularında bulundu. Aynı şekilde akciğer, cilt, rahim ağzı ve meme kanseri dokularında da fetal hücrelere rastlandı. Yara dokularında görülmeleri, bu hücrelerin iyileşme ve doku yenilenmesinde rol oynayabileceği hipotezini güçlendiriyor.

Öte yandan, bu çalışmaların ortak bir sınırlılığı var; korelasyon yani neden-sonuç ilişkisi kurulamaması. Fetal hücreler hastalıklı dokularda bulunuyor ancak bunlar hastalığın nedeni mi, sonucu mu, yoksa sadece tesadüfi birer yolcu mu oldukları bilinmiyor. 

Y kromozomundan genetik parmak izine

Mikrokimerizm araştırmalarının önündeki en büyük engellerden biri, uzun yıllar boyunca bu hücreleri tespit etmek için kullanılan yöntemlerin sınırlı olmasıydı. Tarihsel olarak araştırmacılar, erkek çocuk doğuran kadınlarda “Y kromozomu”nu işaretleyerek fetal hücreleri belirliyordu. Ancak yöntem kız çocuğu olan durumlarda kullanılamıyordu. Oysa, Oslo Üniversite Hastanesinden Anne Cathrine Staff’ın araştırmaları, fetal hücre sayısının bebek kız olduğunda daha fazla olabileceğini gösterdi.

Daha da şaşırtıcı olanı, hiç erkek çocuk doğurmamış kadınlarda da Y kromozomu taşıyan hücreler bulunmasıydı. Bu durum, bu hücrelerin mutlaka son gebelikten kaynaklanmadığını, önceki gebeliklerden, hatta annenin kendi erkek kardeşlerinden dahi kaynaklanabileceğini düşündürdü.

Günümüzde bu sorunlar aşılmış durumda. Kaliforniya Üniversitesi-Santa Barbara’dan evrim, insan sağlığı ve mikrokimerizm uzmanı Amy Boddy, “Artık anne ve bebeğin genotipini belirleyip, birbiriyle örtüşmeyen genetik belirteçleri arıyoruz. Genellikle HLA (insan lökosit antijeni) bölgesine bakıyoruz. Bebeğe özgü bir ‘parmak izi’ arıyoruz. Bu sayede hücrenin gerçekten fetüsten geldiğinden emin olabiliyoruz” diyor.

Dünyanın dört bir yanındaki araştırmacılar artık fare modelinde bir mikrokimerizm atlası oluşturmayı hedefliyor. Bu hücreler rastgele mi dolaşıyor, yoksa belirli dokulara yönlendiriliyorlar mı hedefleri bu soruya yanıt bulmak. 

Mikrokimerizm yalnızca gebelik geçirmiş kadınları ilgilendiren bir konu değil. Araştırmacılar, bu olgunun insan immünolojisinin temel sorularına ışık tutabileceğini düşünüyor. Mikrokimerizm sayesinde bağışıklık sisteminin ‘yabancı’ hücrelere nasıl uzun süreli tolerans geliştirdiğini anlaşılabilirse bu bilgi organ nakli gibi alanlarda önemli katkı sunabilir. 

Ayrıca kardiyovasküler hastalıklar, otoimmün hastalıklar ve kanser gibi geniş kitleleri etkileyen hastalıkların altında yatan inflamatuar süreçlerde mikrokimerik hücrelerin rolünün aydınlatılması, kadın sağlığına yönelik koruyucu ve tedavi edici stratejilerin geliştirilmesine olanak tanıyabilir.

Kaynaklar: 2N Haber, The Scientist, CBR

Son İçerikler