Uluslararası bir araştırma ekibi, 2011 yılında Japonya’nın kuzeydoğusunda meydana gelen ve büyük bir tsunamiye yol açan mega depremin neden alışılmışın dışında davranış sergilediğini ortaya koyan yeni bulgular paylaştı. Cornell Üniversitesinin de yer aldığı çalışma, depremin etkisini büyüten temel unsurlardan birinin deniz tabanının hemen altında bulunan ince ve kil bakımından zengin bir tabaka olduğunu gösteriyor. Bilim insanları, bu zayıf yapının fay boyunca yüzeye kadar uzanan büyük bir kırılmaya imkan sağladığını belirtiyor.
Science dergisinde 18 Aralık 2025’te yayınlanan araştırmaya göre Japonya Hendeği olarak bilinen ve bir tektonik plakanın diğerinin altına daldığı derin okyanus sınırında, fay zonu deniz tabanına çok yakın bir noktada daralıyor. Daralma, son derece yumuşak ve kaygan bir kil tabakasında gerçekleşiyor. Normal koşullarda dalma batma zonlarındaki depremlerde kırılma derinlerde başlıyor ve yüzeye yaklaştıkça kayma miktarı azalıyor. Ancak 2011’de yaşanan depremde bunun tersi görülüyor; kırılma yüzeye yaklaştıkça güçleniyor ve deniz tabanında 50 ila 70 metreyi bulan büyük bir yer değiştirme meydana geliyor. Bu durum, tsunaminin kısa sürede büyük bir enerjiyle kıyılara ulaşmasında belirleyici oluyor.
Araştırmanın verileri, 2024 yılında Uluslararası Okyanus Keşif Programı kapsamında gerçekleştirilen JTRACK seferi sırasında toplanıyor. Derin deniz araştırma gemisiyle yapılan sondajlar, fay zonunun içinden geçerek Pasifik Plakası üzerindeki tortullara ulaşıyor. Deniz yüzeyinin altında 7 bin 906 metreye varan sondaj derinliği, bugüne kadar yapılan en derin bilimsel okyanus sondajı olarak kayda geçiyor. Sondajdan çıkarılan örnekler, yaklaşık 30 metre kalınlığında pelajik kil tabakasını açığa çıkarıyor. Milyonlarca yıl boyunca mikroskobik parçacıkların yavaş yavaş deniz tabanına çökmesiyle oluşan kil, çevresindeki daha sert katmanlara kıyasla son derece zayıf bir yapı sergiliyor ve kırılmanın belirli bir yüzey boyunca yoğunlaşmasına neden oluyor.
Japonya’daki bulgular Marmara Denizi’ne paralel mi?
Bulgular, benzer jeolojik koşulların başka denizlerde de riskleri etkileyip etkilemediği sorusunu gündeme getirdi. Türkiye açısından bakıldığında, gözler Marmara Denizi’ne çevriliyor. Marmara Denizi, Kuzey Anadolu Fayı boyunca uzanan aktif bir çek-ayır havza sistemi üzerinde yer alıyor. Tekirdağ, Orta ve Çınarcık havzaları olarak bilinen derin çukurlarda, milyonlarca yıl boyunca birikmiş kalın tortul katmanlar bulunuyor. Jeolojik ve jeofizik çalışmalar, havzalarda kil açısından zengin ince taneli tortulların yaygın olduğunu gösteriyor.
Ancak Japonya Hendeği ile Marmara Denizi arasında önemli bir fark var. Japonya’daki pelajik kil tabakası, bir dalma batma zonunda levha sınırında gelişmiş ve doğrudan fay boyunca son derece zayıf bir kayma yüzeyi oluşturmuş durumda. Marmara Denizi, transform fay sistemi üzerinde yer alıyor ve tortulların büyük bölümü kara kökenli. Yapılan sondajlar ve karot çalışmaları, Marmara’da üst seviyelerde onlarca metre kalınlığında deniz kili, daha derinlerde kilometreleri bulan akarsu ve göl kökenli tortulların bulunduğunu ortaya koyuyor. Yani Marmara’da Japonya’dakine birebir benzeyen, fay boyunca sürekli uzanan ultra zayıf bir pelajik kil tabakası henüz tanımlanmış değil.
Buna karşın, Marmara Denizi’ndeki yumuşak ve kilce zengin tortulların deprem riskini dolaylı yollardan artırabileceği biliniyor. Bu tür zeminler, sismik dalgaları büyütebiliyor, denizaltı yamaçlarında kaymalara yol açabiliyor ve büyük depremler sırasında küçük çaplı tsunamilerin oluşmasına zemin hazırlayabiliyor. 1999 İzmit depreminde gözlenen sınırlı tsunami etkileri, bu tür mekanizmalara işaret eden örnekler arasında yer alıyor.
Bilim insanları, Japonya Hendeği’nden elde edilen ayrıntılı verilerin, Marmara gibi aktif fay sistemlerine sahip denizlerde risk değerlendirmelerinin daha dikkatli yapılması gerektiğini gösterdiğini belirtiyor. Deniz tabanının altındaki görünmeyen zayıf tabakaların, depremlerin nasıl davrandığını ve tsunami potansiyelini büyük ölçüde etkileyebileceği vurgulanıyor. Bu nedenle Marmara Denizi’nde yapılacak yeni sondajlar ve yüksek çözünürlüklü jeofizik çalışmalar, gelecekteki büyük depremler ve olası deniz kaynaklı tehlikeler için kritik önem taşıyor.
Kaynak: Science

